Son güncellenme :08.08.2013 21:44
logo
Felsefe Konferansları 2013 - 2014 Serisi programı için tıklayınız...

Kierkegaard ve Kojeve Dolayımında Hegel’in Tarih Anlayışında “İnsan”ın Konumu

Gülçin Ayıtgu

 

Bugün yaşanan dünya problemleri karşısında “adalet”, “eşitlik”, “özgürlük” gibi değerlere sahip çıkarak daha “insanca” bir gelecek adına verilen mücadeleler, genellikle insanların tarihsel sürecin değişimi noktasında öneme sahip olmadıkları, sürecin salt belirli iktidarlar tarafından değiştirilebileceği düşüncesinden yola çıkılarak “anlamsız” sayılabilmektedir. Bu durum “tarihsel süreç”in kendisinin, şimdinin geçmişle ilişkisiyle oluşturduğu geleceğe dair olanakların yok sayılmasıdır. Bu bağlamda bu çalışmada, tarihin ilerlemesi probleminin insanla ilişkisiyle ele alınmasının ve Hegel’in incelenmesinin nedeni de, Hegel’in “tarih”, “ilerleme”, “tanınma” kavramlarının içeriğini geliştirmesi ve tarihsel olgularla çağa hakim düşünceler arasındaki ilişkinin ne olduğu problemini ortaya koymasıdır.

Hegel’in tarihsel süreçle insan arasında kurduğu ilişkiye dair farklı değerlendirmeler yapılmıştır. Kierkegaard Hegel’in insanı unuttuğunu ilan ederken Kojeve Hegel’in felsefi antropoloji oluşturduğunu belirtmiştir. Bu çalışmada özel olarak bu birbirinden zıt değerlendirmelerin yapılabilme olanakları da Hegel’in felsefi sistemi göz önünde bulundurularak incelenmeye çalışılacaktır.

İnsan, Hegel’in kurduğu sarmal görünümündeki sistemin bir parçasıdır. Kojeve’in ve Kierkegaard’ın Hegel’in insan görüşüne dair değerlendirmeleri, sarmalın içerisinde insanın nerede, nasıl bulunduğuyla ilgilidir. Kierkegaard Hegel’in tinin ilerleyişiyle kişinin seçimleri ve eylemleri arasında kurduğu ilişkinin, kişinin seçim yapabilme ve dolayısıyla kendisini gerçekleştirebilme olanağını yoksaydığını belirtir.

Kojeve ise tinin ilerlemesiyle Hegel’in insanın tarihteki ilerlemesini kastettiğini vurgulaya rak, tarihin ilerlemesine duyduğu güvenle birlikte, Hegel’in bilinçler arasında olduğunu belirttiği “tanınma” mücadelesini Hegel’in sisteminin tümüne yayarak, tinin ilerleyişini yalnızca maddi sürecin gelişimi olarak görmüştür ve bu yüzden Kojeve’e göre Hegel insanı unutmamıştır, tam aksine onu tarihsel gelişimin merkezine oturtmuştur.

Hegel’de tinin ilerleyişi ve kişilerin yaşamları arasında doğrudan bir ilişki vardır. Buradaki problem insanın içinde yer aldığı bu tinsel süreç tarafından nasıl belirlendiği ve sürecin kendisini nasıl belirleyebildiğidir. Bu sorulara verilecek yanıtlar, mantıksal ve akılsal bir gelişime sahip olan tarihsel süreçle, bu süreç içerisindeki insanın konumunu değerlendirebilmemizi sağlayacaktır.

Sonuç olarak bu çalışmada Hegel’in bir yandan çağın değişimini ilan ederken, diğer yandan değişimi bir sarmal içerisinde idenin kendisinin açılımı olarak göstermesinin, tarihsel süreçte insanın eylemlerinin, tarihsel olguların yerini nasıl belirlediği, Kojeve ve Kierkegaard’ın değerlendirmeleri göz önünde bulundurularak incelenecektir.

I.Hegel’in sistemi ve tarih görüşü

Tarihte insanın nerede ve nasıl bulunduğu sorusuna vereceğimiz yanıt “tarih”, “insan” kavramlarının içeriğini belirlemekle birlikte, insanların tarihsel süreci değiştirip değiştiremeyecekleri problemine de bir yanıt niteliğindedir. Bu soru bağlamında Hegel’in sistemine kısaca değinecek olursak: Hegel akıl, tarih, dünya, insan, doğa, kültür arasında kurduğu ilişkilerde, bunları karşıt olarak görmek yerine, bir bütün olarak kavramamız gerektiğini belirterek, bütünsel kavrayışın yöntemini göstermeye çalışmıştır. Buradaki bütünle kastedilen bilincin gelişiminin yani tarihin ilerlemesinin bilgisidir. Çatışma ve devinimin olduğu tarihsel sürece dair bilgimiz, Hegel’de kapalı bir sistem oluşturmakla birlikte aslında “oluş”u, dinamik bir süreci anlatır ve bu sürecin gelişim yasası da diyalektiktir. Diyalektik, içkin bir harekettir ve o hem özne hem de nesne olan gerçekliğin kendine özgü gelişimidir. Dolayısıyla diyalektik dışarıdaki nesneyi ele almak için kullanılan bir yöntem değildir, şeylerin birbirini olumsuzlamasıyla da sürekli bir gelişime ve değişime işaret eder. Buradaki gelişimde varolan, kapsayıp aşma ilişkisini de tarihin ilerleyişinde yani tinin gelişiminde daha net görebiliriz.

Hegel’e göre “tin” kendisi üzerine düşünebilendir ve dinamiktir. Kendi içerisinde bir ilişkiler bütünü olan tinin tözü de özgürlüktür. Tinin kendisini gerçekleştirmesini Hegel şuna benzetir: “Nasıl ki, bir ağacın tüm doğasını, verdiği meyvenin tadını, biçimini, o ağacın tohumu kendi içinde taşıyorsa; tinin ilk adımları da, tüm tarihi ustaca yapmaya koyulurlar” (Hegel 2006: 168). Merkezi kendinde olan tin, kendisini gerçekleştirirken kendi dolaysızlığını aşarak yine kendisine dönmektedir. “Öyleyse dünyatarihinin amacı tinin aslında olduğu şeyin bilgisine varması, bu bilgiyi nesnel kılması, varolan bir dünyada gerçekleştirmesi, kendini nesnel olarak meydana getirmesidir” (Hegel 2003: 78). Bu ilerleyişte tinin amacı kendi ereği olan özgürlüğe ulaşabilmektir.

Bu sarmal şeklindeki ilerleyişte insan, tinin ereği doğrultusunda özgürlük için eyleyebilen, tümel olanla ilişki kurabilen ve kendisinin bilincine varabilen bir varlık olmasının yanı sıra kendi bireysel, doğal ihtiyaçları için mücadele eden de bir varlıktır. Bu durum kişide birtakım çelişkilere yol açmaktadır ve bu çelişkiler tek tek kişilerin bunların karşısında “tinsel” olanı seçmeleriyle çözülebilecek problemler değildirler. Bunun tam anlamıyla aşılabilmesi için öznel ve nesnel istencin bir olacağı “tarihsel bir süreç” olacaktır.

Tinin kendisini gerçekleştirmesinde özbilinç ve dolayısıyla insanın isteme ve bilme etkinliği önemli bir yere sahiptir. Hegel insanın kendi bilincinde olan tek varlık olduğundan aynı zamanda özbilinç olduğunu belirtmiştir.

Bu yüzden “özbilincin doğuşunu anlamak, insanın niçin ve nasıl ‘Ben…’ demeye başladığını anlamayı gerektirir” (Bumin 2005: 27). Bu anlamda Hegel insanı sadece akıl sahibi, düşünen bir varlık olarak görmez, onun için insan aynı zamanda bilen ve isteyen bir varlıktır. İnsan bu yetileri aracılığıyla kurduğu ilişkinin sonunda da özbilince ulaşmaktadır.

II. Hegel’in “tarih” ve “insan” görüşüne dair Kierkegaard’ın eleştirileri Hegel’de bütünsel bir yanı olan “tin”, Kierkegaard’da tek bir “ben” e dönüşmüştür. Kierkegaard’a göre insanın taşıdığı çelişkiler onun varoluşuna içkindir ve insan bu yönüyle kendi tinselliğini bilmektedir.

Tin burada insandan bağımsız ya da insanı kapsayan niteliğinde değildir: “Tin ben’dir” (Kierkegaard 2007: 21). Buradaki tin tekliği ve dolayımsızlığı ifade eder. Bu teklik içindeki insan “ben”ine kendisi üzerine düşünerek ulaşabilir. İnsanın kendi içine dönememesi de insanın kendisiyle ilişki kuramaması dolayısıyla da kendisini unutmasıdır. Bir sistem düşüncesiyle insana yaklaşmak da Kierkegaard’a göre kişiyi unutmaktır. Çünkü felsefi sistemler varoluşu mutlaklıkla, genel yargılarla açıklama çabasındadırlar ve bu da kişinin en önemli özelliği olan seçim yapabilme yetisini bir kenara koymaktır.

Buradan da anlaşılacağı üzere Kierkegaard insanın varoluşsal dediği özelliklerinden yola çıkarak felsefesini oluşturmaya çalışır ve tek insanı, kişiyi yoksaydığını düşündüğü sistem düşüncesini ve dolayısıyla Hegel’i karşısına alır.

Kierkegaard Hegel’den farklı olarak yaşamdaki ilerlemeyi tek kişinin seçimleri üzerinden açıklar. Çünkü yaşam ya da hakikat dediğimiz şeyler bir mutlaklığa ya da nesnelliğe sahip değildirler, onlar kişinin içselliğiyle, seçimleriyle, çelişkileriyle ilgilidir. Bu seçimlerse Kierkegaard’da iki sonlu şey arasında değil, sonsuzluğa dair yapılırlar ve insanın yaşamında da niteliksel bir sıçramayı ifade ederler. Hegel ise ilerlemenin kendisini kişide ya da onun seçimlerinde görmez.Çünkü ilerleme tarihsel sürece içkindir, insan da bu sürecin bir parçasıdır. Bu durum Kierkegaard’ın iddia ettiğinin aksine Hegel’in kişinin tutkularını ve isteklerini yoksaydığı anlamına gelmez, çünkü Hegel’e göre kişinin tutkuları, istekleri tinin kendisini gerçekleştirmesinin önemli araçlarıdır, bu anlamda Hegel’in felsefi sisteminin kişinin bu özelliklerini yoksaydığını değil sadece sisteminin merkezine koymadığını söyleyebiliriz. Ayrıca Hegel’in de belirttiği gibi kişilerin istemeleri olmaksızın eyleme geçme de olmayacağından burada kişinin tinin ilerleyişine boyun eğen değil, onun içerisinde etkin olan bir varlık olduğunu da görebiliriz.

Kierkegaard için ise Hegel’in belirttiği tinsel süreçteki insanın çelişkileri Hegel tarafından sistemin içerisinde diyalektikle çözümlenmeye çalışılır ve bu da çelişkilerin kendisinden kaçarak kurgusal ve soyut olana sığınmaktır. Bu aynı zamanda kişinin tek tek deneyimlerini dışlamak anlamına gelir.

Hegel tek tek deneyimlerden ziyade kişinin ve tarihin ussallığıyla ulaşılacak gerçeklik arasında ilişki kurmuştur. İnsan bir anlamda öznel olanla nesnel olanın biraradalığını gösterir. Bu yüzden de kişisel istekler üzerinden yapılan seçimler, Hegel’e göre, insanı ne hakikate ne de özgürlüğe ulaştırır.

Kierkegaard ise tam tersine insanın kendi seçimiyle hakikate ve özgürlüğe kavuşacağını belirtir. Özgürlük bu anlamda Kierkegaard’da, Hegel’in tam tersi olarak öznellik taşımaktadır.

Kierkegaard’a göre özgürlük bireyin kendi içine bakmasıyla gerçekleşen niteliksel bir sıçra madır: “Özgürlük, olanağın kaygısında, olanağın hiçliğinde ya da kaygının hiçliğinde kendisini kendisi için açığa çıkarır” (Kierkegaard, 2006, s. 72). Hegel’e göre ise özgürlüğün gerçekleşebilmesi için başlangıçta örtük olan bilincin özbilinç aşamasına gelmesi gerekir.

Kierkegaard ise özgürlüğün bir birliktelik ya da öncelik sonralık gibi sürecin kendisine gön derme yapan ifadelerle ele alınmaması gerektiğini belirtir çünkü “özgürlük sonsuzdur ve hiçbir şeyden doğmaz” (Kierkegaard, 2006, s. 111).

Hegel bilincin gelişimi olarak da gördüğü tarihsel sürecin bilincine varılmasını önemser, bu da aslında geçmiş şimdi ve gelecek arasındaki bağın da farkındalığını gerektirir. Kierkegaard ise bu bağın ya da böyle bir tarih algısının önemsiz olduğunu belirtir. Çünkü “her neslin işi kendisine mahsustur, insan yok yere daha önceki ve sonrakilerin uğraştığı her şeyle ilgilenmek sıkıntısına düşmemelidir” (Kierkegaard 2006: XIX).

Burada bu karşılaştırmaları yapmamın sebebi ikisi arasında bir karşıtlık ilişkisi kurmaktan ziyade ikisinin insan, tarih ve yaşam kavramlarına dair farklı değerlendirmelerini gösterebilmektir. Hegel’in tarihsel öznesinin karşısında çelişkileri ve kaygısıyla kendi içerisine dönme çabası olan Kierkegaard’ın “tarihsiz” öznesini görmekteyiz. Kierkegaard insanlık tarihinden bağımsızlaştırdığı bu öznesini ortaya koyarken aslında o’nu sistem düşüncesinin soyutlamalarından kurtarmaya çalışmıştır ama yine de öznesini bir çelişkiler yumağının içerisine sıkıştırarak onu bir anlamda soyutlamalarla baş başa bırakmıştır. Bu yüzden bireyi tarihin bir kuklası ya da tarihten salt kendi içinde inancıyla, kendi ulaştığı hakikatiyle özgürleşebilecek bir varlık olarak görmek sonuç olarak insanın kültürel, siyasal bir varlık oluşunu en önemlisi de insanların içinde bulundukları tarihsel süreci değiştirebilecekleri gerçeğini göz ardı etmektir.

III. Kojeve’in Hegel’in “insan” görüşüne dair değerlendirmesi

Kierkegaard Hegel’in “insan”ı yoksaydığını belirtirken Kojeve, Hegel felsefesinin bir antropoloji olduğunu iddia ederek Hegel’i praksis bir çizgiye çekmiştir. Öyleki Kojeve’e göre Hegel, insanın dünyayı kendi eyleminin bir ürünü olarak görmesi gerektiğini belirtmiştir ve Kojeve bu sonuca, Hegel’ in “Tinin Fenomenolojisi” isimli yapıtını temele alarak ulaşmıştır.

Kojeve’e göre tarih, bütünsel bir yapıya sahiptir ve bu bütünsel yapıyı kavramak için önce likli olarak onun malzemesini kavramak gerekir ve “bu malzeme, İnsanlardır” (Kojeve 2004: 35). Tarih de böylelikle insanların eylemlerinin toplamıdır ve insanlar tarihin gelişimine katılmaya yatkındırlar. Bu anlamda insan salt tarihin taşıyıcısı olan edilgin bir varlık Olmak tan çok, içinde yaşanılan süreci gören, eleştiren ve geliştiren bir varlıktır.

Kojeve Hegel’in dünyadaki varoluşu açıklayan felsefesinin ortaya çıkışında ve ilerlemesinde ölüm kavramının önemli olduğunu belirtmektedir. Çünkü Kojeve’e göre Hegel felsefesinin merkezinde olumsuzlayan insan vardır ve olumsuzluk aynı zamanda insanın sonluluğunu da göstermektedir. İnsanın kendisinin bilincine varabilmesi için bu durumu kabullenmesi gerekmektedir. Bu anlamda Kojeve, insanın çalışma ve mücadelesinin yanı sıra kendi varoluşunun temelinde olan ölüm ve sonluluğunu da kavranması gerektiğini belirtir: “İnsan varlığının ‘özerkliği’ ya da özgürlüğü de, aynı şekilde, ölüme bağlıdır. Yani, bir varlığın ‘özerk’ olduğunu söylemek, onun ölümlü olduğunu söylemek demektir” (Kojeve 2004: 139). İnsanın ölümü kendinden kaynaklanmaktadır, bu yüzden de ölüm insanlaştırıcıdır. Bu nedenle “Hegel’e göre insan olmak, ölebilmek ve ölmeyi bilmek demektir. Demek ki, insanın gerçek (hakiki) varlığı, son çözümlemede, bilinçli fenomen olarak kendi ölümüdür” (Kojeve 2004: 156). Kojeve, Hegel’in insanın sonlu, ölümlü bir varlık olmasını ele alarak felsefesine antropolojik bir nitelik kazandırdığını belirtir. Çünkü ona göre böylelikle ölümden sonra yeni bir hayat düşüncesi de Hegel tarafından ortadan kaldırılmış olur. Burada ele alınan “insan, mutlak bir gücün çabasının sonucudur, bu gücün ta kendisidir; yani ete kemiğe bürünmüş Olumsuzluktur ya da Hegel’in dediği gibi ‘olumsuz- ya da-olumsuzlayıcı antitedir’(das Negative)” (Kojeve 2004: 132). Yani insan olumsuz bir varlık olarak kavrandığı zaman doğal olandan ayrıştırılabilmektedir.

İnsanın hiçliğinin farkına varışı, onun ölümlü bir varlık olduğunu anlamasıyla gerçekleşir. Kojeve burada da Hegelci antropolojinin izlerini görmektedir. Bu temel “insanın, mekan içinde kendisiyle ebedi ve ezeli bir özdeşlik içinde olmayan, ama mekansal varlık içinde, bu varlığı olumsuzlayarak zaman olarak hiçleyen bir hiçlik olduğu fikridir” (Kojeve 2004: 53). Yani mekansal oluşum içindeyken hiçlik içerisinde olan bir insanın, sonrasında mücadele ve çalışmayla dönüşmesi ve burada insanın ölümlü olduğunu da bilmesidir. Bunu köle gerçekleştirmektedir ve Kojeve’e göre “daha ‘ilk’ mücadeleden başlayarak; köle, insansal gerçeklik konusunda bir sezgiye sahiptir” (Kojeve 2004: 53). Kölenin sahip olduğu bu sezgi de onu tarihin tamamlayıcısı kılar. Çünkü her şeyin ötesinde köle çalışan bir varlıktır ve Kojeve’e göre “çalışma, özgürlüğün ya da –daha doğrusu- özgürleşmenin de yolunu açacaktır” (Kojeve 2004: 54).

Hegel efendi ve köle diyalektiğiyle özbilincin oluşumunu bir süreç bağlamında efendinin ve kölenin bakış açılarından hareketle betimlemeye çalışmıştır. Bu süreçte iki taraf arasında kabul edilebilme uğruna bir mücadele vardır ve sonunda, taraflardan biri bu mücadeleden vazgeçerek diğerinin üstünlüğünü kabul etmektedir. Hegel’e göre efendi ve köle arasındaki bu diyalektik ilişki bir anlamda insanlık tarihine de hakimdir.

Zaten “ilk insan yalnızca insan değildir; o ya bir köle ya da bir efendidir” (Hegel 2004b: 36).

Hegel’de efendi ve köle arasındaki ilişki tarihin ilerlemesinde savaşın, mücadelenin önemi ne işaret etmektedir. Ancak bu tanınma mücadelesi bilinçler arası bir mücadele olarak görülmektedir. Kojeve bu savaşımı “emekçi” köle ve efendi arasındaki savaşta somutlaştırarak, tarihi başlatanın ve ilerletenin bu mücadele olduğunu belirtmiştir. Ayrıca Kojeve bu durumu “çalışma” kavramına atfettiği önemle birlikte, üretim ilişkileri üzerinden ezen ve ezilen arasındaki savaş olarak da görmektedir. Ancak Hegel’in belirttiği köle ve efendi arasındaki ilişki asıl olarak bilinçler arasındadır ve bu ilişkiden Hegel’in doğrudan tarihin ilerleticisi olarak ezen ve ezilen arasındaki ilişkiyi işaret ettiğini söyleyemeyiz. Buradaki sorun Kojeve’in tarihsel gelişimi üretim ilişkileri üzerinden ezen ve ezilen arasındaki mücadeleyle açıklaması değil, bu değerlendirmesini doğrudan Hegel’e dayandırmasıdır.

Kojeve Hegel’in tin kavramı ile tarihin ilerlemesi arasındaki ilişkiyi önemsizleştirerek ele al mıştır. Kojeve’e göre Hegel, “tin”le insanı, “tinsellik”le de insanın tarihsel ve toplumsal bir varlık oluşunu kastetmektedir. Oysaki Hegel’e göre tin sonsuz bir güç olarak tarihin gelişimini belirleyen konumundadır ve tin aynı zamanda akıldır, düşüncedir. Tarihin gelişimi ve etrafımızdaki somut durumlar da bu aklın ya da tinin tasarımlarından oluşmaktadır. Dolayısıyla burada Hegel, düşüncenin gelişimi olarak tarihi önümüze koymaktadır ki, kendisi için de tarihin evreleri bilincin geçirmiş olduğu evrelerdir. Bu yüzden de Kojeve’in iddia ettiği gibi Hegel’in tinle doğrudan insanı kastettiğini söylemek pek yerinde gözükmemektedir.

Hegel insanın kendisinin bilincine vardığı özbilinç aşamasını bilinçler arası ilişkiyle açıkla mıştır. Kojeve buradan yola çıkarak Hegel’in bilinçler arası ilişkiyi toplumsal açıdan ele aldığı sonucuna varmıştır ve bu sonuç Kojeve’e göre Hegel’in felsefesinin bir antropoloji olduğu noktasında da önemli bir dayanaktır. Çünkü Kojeve’e göre tarihe Hegel’in belirttiği anlamda bilinçler arası ilişkinin somutlaştığı yer olarak bakıldığında, tarih insanların eylemlerinin bir ürünü olmaktadır. Hegel’in insanı tarihsel süreç içerisinde toplumsal yanıyla birlikte ele aldığını söyleyebiliriz; ancak bunun felsefi bir antropoloji oluşturduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü Hegel’e göre tarih sadece insanın eylemlerinin bir bütünü olarak görülemez. Tarihsel süreç tinin kendisini mantıksal bir düzlemde açmasıyla gerçekleşmektedir ve Hegel’in oluşturduğu bu mantıksal süreci dışlayarak onun tarih görüşünü ve insanın buradaki konumuna da bakamayız. İnsan eylemlerin tarihsel süreci belirleyen başat öğe olmadığı bir felsefi sistemi de felsefi bir antropoloji olarak adlandırmak pek mümkün gözükmemektedir.

Sonuç Yerine

Sonuç olarak Kierkegaard’ın eleştirilerinin Kojeve’in ise Hegel’in felsefesine praksis bir yön kazandırma girişimlerinin felsefe tarihi açısından önemini kabul etmekle birlikte şunu belirtmek istiyorum ki: Hegel ne insanı unutmuştur ne de tam olarak felsefi bir antropoloji oluşturmuştur. Aslında o, yaşamı, insanı ve insanın etkinliklerini felsefenin alanına yerleştirebilmiştir. Ancak felsefesini başlangıç olarak kurgusal kılan da insan ve tarih arasındaki ilişkiye dair belirlenimlerinde pratik yönün eksik kalmasıdır. Bu yüzdenHegel’de tinin bir üst belirleyen olmamasına rağmen her şeyin bu tinsellik tarafından kuşatılmışlığı da zaman zaman, tarihsel olguları ve insanların eylemlerini birer araç olarak görmenin ötesine geçemeyen bir bakışın doğmasına neden olmaktadır.

Ayrıca tinselliğin ön plana çıkartılarak maddi sürecin dışta bırakılması insanlık tarihinin de salt “bilinç”in gelişimi olarak görülmesini beraberinde getirmektedir; ama yine de Hegel’in kurduğu felsefe sistemiyle insanlara tarihin ilerlemesini anlatırken, bir taraftan da bu sürece dair bir bilincin de gelişmesine katkı sağlamaktadır. Bununla birlikte Hegel’in tarihin bir hedefi ve bu yönde değişimi olduğuna dair düşünceleri de insanlık tarihini kendisine odak almaya çalışan felsefeler için ön açıcı olmuştur. Bu nedenle her ne kadar çağımız “tarihsellik”, “bilinç” “değişim” gibi kavramları sevmese de bu kavramların tarihsel gelişimlerinden de çıkaracağımız sonuçlarla bugünümüze şekil veren zorunlu sınırları ve çağın olanaklarını yakalayabiliriz. Bu farkına varmışlıkla beraber de sihirli ya da mitsel bir tarih düşüncesinden sıyrılarak verili koşullar altında kendi tarihlerimizi yapan özneler oluruz ve eşitlik kardeşlik, özgürlük, değerlerini tarihsel düzleme, yaşamımıza oturtabiliriz.

Y. Lisans Öğr., Hacettepe Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölümü, gayitgu@gmail.com.

Kaynakça

BUMİN, Tulin. Hegel, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, (Üçüncü Basım), 2005.

HEGEL, Georg Wilhelm Friedrich. Tarihte Akıl, (çev. Önay Sözer) İstanbul: Kabalcı Yayınevi, (İkinci Basım) 2003.

HEGEL, Georg Wilhelm Friedrich. Tinin Görüngübilimi, (çev. Aziz Yardımlı) İstanbul: İdea Yayınevi, (İkinci Basım) 2004.

KIERKEGAARD, Soren. Kaygı Kavramı, (çev.Türker Armaner) İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, (Üçüncü Basım), 2006.

KIERKEGAARD, Soren. Ölümcül Hastalık Umutsuzluk, (çev. M. Mukadder Yakupoğlu) Ankara: Doğu Batı Yayınlar, 2007.

KOJEVE, Alexandre. Hegel Felsefesine Giriş, (çev. Selahattin Hilav) İstanbul: Yapı Kredi Yayınları( Üçüncü Basım), 2004.

ÖZLEM Doğan, ATEŞOĞLU Güçlü (Hazırlayan), Tarih Felsefesi Seçme Metinler, Ankara: Doğu Batı Yayınları, 2006

 

Birinci Uluslararası Felsefe Kongresi, 14-16 Ekim 2010, Bursa

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları felsefegazetesi.com ’a aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan köşe yazısı/habere aktif link verilerek kullanılabilir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları felsefegazetesi.com'a aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan köşe yazısı/habere aktif link verilerek kullanılabilir.

Makalelerin içeriğiyle ilgili tüm sorumluluk yazarın kendisine aittir.

Bu gazete, basın yayın ilkelerine uymaya söz vermiştir.

YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.