Son güncellenme :01.09.2013 13:38
logo
Felsefe Konferansları 2013 - 2014 Serisi programı için tıklayınız...

SARTRE’DA BENLİĞİN OLUŞUM SERÜVENİ: MEKANIN ÇAĞRISI

GÜLAY ÖZDEMİR
GİRİŞ:
Zamanın ve mekanın sürekli değişip dönüşen, yeni olanaklara açımlanan alanı olarak şehir,
bir durum içinde var olan olarak insanın beden olarak belirginleştiği ve varoluşsal olarak
anlamlandırıldığı etik bir alan olarak görülebilir. Özgür, etik bir özne olarak insan gerçekliği,
kendi temelsiz-yitik var oluşuna anlam kazandırma sürecinde kendi öyküsünü, kendi dışındaki
öteki insan varlıklarıyla tamamlamaya yazgılıdır. Ben- öteki ilişkisinin sergilendiği alan olarak
şehir,insan bedeninin yabancılaşmış ‘dışardalığını’ gösterir. Kendine tümüyle mevcut, kendiyle
özdeş olmaktan uzak olarak insan benliği kendi nesnelliğini, şehrin sokaklarına, sokaklardaki
açık kapı ve pencerelerden bakan görünmez bakışlara, karanlık ıssız bir gecede ağaç dallarının
hışırtısına, kapı tokmağındaki sese, her yerde mevcut olan ötekinin ellerine teslim eder. Mekan
bedenimdir, bedenim öteki içindir, öteki benliğimdir. Sartre’ın bilinçten ötelediği benlik,
herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde değildir; her yerde, hem burada, hem şurada,
hem geçmişte, hem şimdide, hem de gelecektedir. Benlik daima sürgünde, daima kendinden
ötededir. Bu bağlamda özgür bilincin ötekiyle karşılaşma mekanı olarak şehir, Sartre’cı bakışla
insanın kendini yaratma sürecinin alanı olarak görülebilir.
1-KENDİSİ İÇİN VARLIĞIN BENLİK KAZANMA SÜRECİ
Kendi üzerine kapalı-kendiyle özdeş varlık tarzından farklı olarak kendisi için varlık, benlik
bilincini dünya içinde, ötekiler arasında edinir. Sartre’ın şehre bakışı, Varlık ve Hiçlik’deki
‘bakış’ fenomeninde kendisi içinin özbilinç kazanma serüveninde açımlanır. Bakış olarak öteki,
kendisi içinin özbilince ulaşma aracıdır. Bunu açımlamak için Sartre, Husserl’in yönelimsellik
görüşünden yola çıkarak benliğin bilincin dışında, dünya içinde bir nesne olduğunu ve bilince
içkin ,tüm edimlerin ötesinde duran aşkınsal bir ben’in olmadığı görüşünü savunur. Bilinç
aşkın bir nesnenin bilinci olduğu sürece kendinin bilincine varır, bilinç kendini kendi nesnesi
olarak almaz çünkü, bilincin nesnesi doğası gereği bilincin dışında, dünya içindedir.(SARTRE,
2005: 2) Bizim benlik bilincimiz dışarıdan, dünya içinden, ötekilerden gelir. Bizim kişiliğimiz
ve karakterimiz dünya içindeki sosyal karşılaşmalarımızın yaratımıdır. Sartre’ın benlik anlayışı
sosyal bir benliktir, çünkü biz ötekilerle etkileşimimiz sonucu ne olduğumuzu öğreniriz, 

ötekilerin dolayımı aracılığıyla olduğumuz kişiyi keşfederiz. Benlik, eylemlerin durumların ve
niteliklerin yani etkin ve edilgin ben’in (I ve Me ) sentetik birliğidir.(SARTRE, 2005:12) ve bu
birlik sürekli olarak kendini olumsuzlayarak yeni olanaklara doğru kendini yeniden ve yeniden
yaratır. İnsan özgürlüğünün temel koşulu, bilincin pure olumsuzlama ( hiçlik ) olması ve böylece
kendinde varlığı kıracak bir çatlağa sahip olmasıdır.(SARTRE, 2009:74) Bu çatlak bilincin kendisi
için ya da kendinin bilincinde olmasına izin veren bir uzaklıktır, hiçliktir. Bu hiçlik aracılığıyla
insan, bir şey gibi tümüyle kendiyle çakışık (özdeş ) olmaz. Hiçlik, insan gerçekliğinin kendini
sürekli olarak varlığın ötesinde, varlığın dışında bırakılmış olarak kavramasıdır.
İnsan gerçekliği, kendiyle özdeş, kendi içine kapalı bir tözsel varlık değildir. İnsan hep
olmaktadır, hep taslaktır. Kendi kendinin kökeni olmayan bu varoluş tarzı, insanın yazgısıdır.
Sartre Varlık ve Hiçlik’te kendisi için varlığın üç varoluş tarzını betimler: 1.)Ne ise o olmamak
2.) Ne değilse o olmak 3.) Sürekli bir geri göndermenin içinde ne değilse o olmak ve ne ise o
olmamak.(SARTRE, 2009:208) Bu üç varlık tarzı kendisi içinin zamansallığını oluşturur. Kendisi
için, ne ise o olan bir varlığa sahiptir, bu varlık ‘orada’, kendisinin karşısındadır, ama bir hiçlik onu
bu olumsallığından ayırır. Kendisi için, varolan olarak bu kendisi için varlığının sürekli ötesine
geçer. Sartre bu ötesine geçilmiş olgusallığı, geçmiş diye adlandırır. Geçmiş tamamlanmış,
değişmez, sabit bir olgusallıktır. Ne değilse o olmak tarzı, kendisi içinin geleceğidir. Bu hiçleme
boyutunda kendisi için kendini bir eksiklik olarak kavrar. Kendisi için bu eksikliktir ve aynı
zamanda eksiği olandır, ne ise o olacak olandır.(SARTRE, 2009:213) Gelecek, kendisi içine
sonsuz olanaklar tanır, onun geçmiş tarafından esir edilmesine ve belirlenmesine izin vermez.
Kendisi içinin üçüncü varoluş tarzı, bir şimdiye sahip olmasıdır. Kendisi için varlık, bir nesnede
mevcut olma yani bir var olmaya sahip olma anlamında bir şimdiye sahiptir. Bilinç yönelimsellik
tarzında dünya içinde mevcut olarak bir şimdiye sahiptir. Böylece zamanın varoluşu olgusallık
ve aşkınlığın bir birleşimi olarak bilincin doğasından gelir. Sartre’a göre bilincin varlığı bir madde
ya da bir şey olmaktan çok, bir sürecin varlığı gibidir. Bilinç daima bir akış, devinim içindedir,
sürekli kendinden taşar, kendini aşar. Bilincin zamansallığı, kendine kıyasla kendi kendinin
tamamlanmamışlığı olan bütünlük olarak zamansallaşan insan gerçekliğidir, bu bütünlüğün
içine bütünlüğü bozan şey olarak sızan ek şey hiçliktir.(SARTRE, 2009:223) Zamansal bir
bütünlük olarak insan gerçekliği, daima kendine doğru kendinin ötesine geçtiği için, hiçbir
zaman bir anın sınırları içinde varolamaz ve bu ötesine geçme ölüme kadar asla son bulmaz.
Çünkü kendisi içinin tamamen olduğu, tamamlandığı bir an olamaz. Zamansallık, bütünüyle
anın yadsıması olarak zamansallaşır.(SARTRE, 2009:223) Sartre, ötekinin bakışından kaçan,
ondan uzakta yalnız yaşanan bir yaşam ve öznellik anlayışını reddeder. Bireysel farkındalık
(özbilinç) bir hiçliktir, bir uzama ya da yere sahip değildir. Onun yeri kendinin dışında, kendinin
ötesindedir. İnsan, ilişkiler ağı bağlamından oluşur. Sartre, nesneleştirmeye maruz kalmayan
mahremiyete, çözümlemelerin nüfuz etmediği bir öznelliliğin karanlıkta kalan içselliğine
güvenmez.(MENDIETA,2001:209) Sartre felsefesi, öznenin kendi üzerine kapanan, kendiyle
özdeş olduğu görüşünden özneyi kurtarma ve onu çözümleme, kendi dışına açma girişimi 

olarak görülebilinir.
İnsan varoluşunu bu toplumsal ilişkiler ağı deviniminde oluşturan öğe, Kendisi içinin
varlığın ötekiler için varoluş tarzıdır. Bu varoluş tarzı, Varlık ve Hiçlik’te bakış fenomeniyle
betimlenir. Bakış çalışması, öteki insanların özgür özneler olarak varoluşlarını açığa çıkarmayı
amaçlar. Ötekinin bana bir nesne olarak görünmesi, tüm çevrenin ötekine doğru bir yeniden
düzenlenmesini gösterir. Ben ötekinin bir merkez olduğu yeni bir bütünlüğü kavrayarak, onu
bir nesne olarak kavrarım. Benim nesne olarak ötekinden kavradığım şey, benim gördüğüm
şeyi gören ve öteki nesneler için bir özne olan bir insandır. Ben, benim de onun için bir nesne
olabileceğimin ve benim görülür bir yöne sahip olabileceğimin farkındayım. Benim nesnelliğim,
görülen varlığım özne olarak ötekinin orada varlığına dayanır. Öteki benim olanaklarımın
dışardalığıdır. Ötekinin varoluşu benim bir dışarıya sahip olduğum anlamına gelir. Bakışın açığa
çıkardığı ‘me’, orada dışarıdadır. Biz kendi karakterimizi yalnızca dışsal açılımlar aracılığıyla
ötekinin yargıları doğrultusunda bilebiliriz. Aynı şey öteki içinde geçerlidir. Ama ötekinin
açığa çıkardığı ‘me’, benim olanaklarım olan ‘me’ değildir. Ben ondan yabancılaştırılım,
çünkü o benim kontrolüm altında değildir. Bilincimi benden ayıran hiçlik, yabancı bir hiçliktir.
Öteki benim nesnelliğimin kökeni olmasına rağmen, bu nesnellik onun içindir. Ben kendimi
bilincimden ayırıp kendime nesnel olarak bakamadığım için, sahip olacağım tek nesnellik,
yalnızca benim ötekine görünüşüm ve kendimin öteki tarafından görülen yabancı bir benlik
olarak açığa çıkışımdır.
2-ÖTEKİLER İÇİN VARLIĞIN MEKANSAL AÇIMLANIŞI
Sartre, bu ben- öteki diyalektiği düzleminde mekansal olanın betimlemesine ulaşır. Sartre
şehrin içinden şehre bakar. Onun fenomenolojik bakışı, oturan, konuşan, düşünen, acı çeken,
nesneleştiren, aldatan, ötekilere güvenen, daima ötekilerin bakışı altındaki insanlara yöneltilir.
New-York, Paris, Napoli, Roma, Venedik ve daha bir çok şehri fenomenolojik bakış açısıyla
inceleyerek Sartre, bu şehirlerin yaşamları, binaları, sokakları ve sokakları dolduran kalabalıkları
üzerinde felsefi betimlemelerde bulunmuştur. Sartre’ın fenomenolojik araştırmaları, felsefe
ve şehir arasında var olan karşılıklı belirleme anlayışının nasıl sergilendiğini gösterir. Sartre,
araştırmalarında bu şehirlerin yapılarını , insanların yaşam tarzları, kültürleri, dünya algılarını,
binaların farklı yapı ve işlevlerini birbirleriyle karşılaştırarak, bunların farklı topluluklarda
nasıl farklı anlamlandırıldığını göstermeye çalışır. Ona göre Amerikan şehirlerinin en çarpıcı
özelliği, binaların kırılganlığı, keyfiliğidir.(SARTRE, 1962:115) Çünkü Amerikan şehirlerinde
evler bir kabuktur, dış görünüştür. Onlar çok çabuk değiştirilir,onlardan çok çabuk vazgeçilir.
Amerikalılar evlerini kendileriyle birlikte her yere taşırlar, böylece bir Fontanalı Detroitli ya
da Mineapolisli olabilir.(SARTRE,1962:116) Amerika’da bir şehir, kendi sakinleri için devinimli

bir manzarayken, Avrupa şehri, kendi sakinleri için bir kabuktur, bir manzaradır. Avrupa
şehirlerinde evler daha uzun ömürlüdür, Avrupalılar değişmez şehirler içinde değişirler.
(SARTRE,1962:118)
Sartre, eğer şehirler daha eski olsalardı Amerikalıların bu şehirlerde sosyal bir geçmişi, bir
geleneği bulabileceklerini söyler. Avrupa’da insanlar genellikle büyük babalarının evlerinde
yaşarlar. Bu şehirlerde sokaklar töreleri yansıtır, geçmiş yüzyılların geleneklerini yansıtır ve
‘şimdiyi’ filtreleme eğilimindedirler. Paris’te ya da Rue Pot-de Fer’de devam eden hiçbir şey
bütünüyle ‘şimdi’ değildir. Amerika’da şehirler ve bu şehirlerin sakinleri arasında derin bir
duygusal bağ yoktur, onların şehirleriyle bağları, tıpkı arabalarıyla ya da kullandıkları bir başka
araçla bağları gibidir. Onlar için şehirler, daha uygun daha elverişli araçlarla değiştirilebilecek
araçlardır.(SARTRE, 1962:119)
Böylece Sartre mekanı, insan ilişkileri ağı içinde şehir betimlemesini geçmiş-şimdi-gelecek
üçlüsünün çarpıcı öyküsüyle betimlemeye çalışır. Kendisi içinin ne ise o olmayan geçmişini, ne
değilse o olan geleceğini ve bu ikisinin sürekli birbirine akışı olarak şimdisini , yani zamansallığını,
bütünsel bir bilinç olarak şehrin zamansallığı olarak görebiliriz. Geçmişi olmayan bir kendisi
için düşünülemeyeceği gibi, geçmişsiz bir şehir de düşünülemez. Avrupalılar için şehir
temelde bir geçmişi simgelerken, Amerikalılar için şehir, henüz olmayan ve olabilecek her şeyi
, geleceği simgeler. Amerikan şehirleri, sosyal yapısı, fikirleri ve planlarıyla geçici bir gerçekliğe
sahiptir. Birbirine eklemlenen yan yana mahalleler boyunca sıralanan sokaklar arasında bir
geçiş yoktur, yoksul bir sokak aniden aristokrat bir caddeye açılır.(SARTRE, 1962:121) Geçmiş
Avrupa şehirlerinde kendini anıtlarla ortaya çıkarır, oysa Amerika’da kalıntılar aracılığıyla
kendini gösterir. Amerika’da geçmiş, izsiz bir geçmiştir, henüz ne değilse o olacak olan , sonsuz
olanaklara doğru açımlanan şehir , ‘şimdi’yi yaşamaz. ‘Şimdi’ olanaklarda kaybolmuştur,
geçmiş belirsizleşmiş, gelecek beklenmektedir. Zamansallık, kendisi içinin sürekli kendindeyi
hiçlemesi aracılığıyla bir süreçtir. Geçmiş, artık olmayan şeydir, kendisi içinin olmuş olduğu
şeydir. Bu nedenle geçmiş artık kendisi için değildir, kendindedir. Ama bu kendinde, kendisi
için tarafından varlık içinde sürdürülür. Şimdi, kendisi içinin henüz olmadığı şey olarak kendisi
içinle ilişkilidir. Gelecek, kendisi için tarafından tasarlanan varlıktır, çünkü kendisi için sürekli
kendini onunla ilişki içinde elde edilmemiş olarak kavrar. Böylece kendisi için, kendini elde
etmek için sürekli kendinde’yi hiçleyerek zamansal süreç içinde varolur. Sartre’ın gözlemlediği
Avrupa şehirleri, bir kendisi için bilinç olarak geçmiş kendindeliğini kendi içinde barındırır, ama
aynı zamanda şimdideki mevcudiyetini gelecek olanaklara doğru aşmaya çalışır. Bu nedenle
Avrupa şehirleri bir sosyal geçmişe geleneğe sahiptirler. Şehri zamansal ve mekansal varoluşa
getiren, şehrin sakinleridir. Amerikan şehirlerinde geçmişle bağlantı kopuktur; bu şehirler,
mekansal belleğin en zayıf düzeyinden oluşan bir belleği anlatırlar, şimdi hep bir geçmişsizlik
olarak kendini açığa çıkarır. Çünkü Amerika şehirleri sürekli yenilenir ve değişir. Bu şehirler
doğaya açık olduğu için, Sartre orada insanı yönlendirecek bir şey bulamaz . Geniş caddeler
ve meydanların ortasında insan, herhangi biridir, herhangi bir yerdedir. Tüm büyüklük ve 

ağırlıkları içinde devasa gökdelenler, sonsuz caddeler, tüm kendinde şeyler, insanı (kendisi
içini) şeyleştirmekle tehdit ederler. Sartre’ın Amerikan şehirlerinde trajik bulduğu şey, insanın
bu nesneleşmesi ve mekanikleşmesidir.
“ Amerika’da caddeler anayolun bir parçasıdır ve bazen kilometrelerce uzanırlar. Bu caddeler
hiçbir gizem içermezler, çünkü bu caddedeki yerin ne olursa olsun, sen bir taraftan diğerine uzanan
düz caddeyi görürsün. Bu caddeler yaya dolaşımına izin vermezler. Avrupa’da ki caddeler kaldırımlarda
türeyen kafelerle temellendirilir ve cadde bir günde yüz defadan daha fazla yönünü değiştirir, çünkü
Avrupa caddelerini dolduran kalabalıklar değişir ve insanlar sokakların temel elementleridir.” Burada
gizemli, dolambaçlı sokakların ötesini görmek imkansızdır. Büyük anayolların doğaya ve gökyüzüne
açımlandığı Amerika’da aşılmayı bekleyen bu ıssızlık Amerika’nın bir diğer yönünü açığa çıkarır: Burada
herkes özgürdür, geleneklerini reforme etmekte ve eleştirmekte değil ama, onlardan kaçmakta, bir
başka şehre ya da çöle gitmekte özgürdürler. Şehirler dünyaya açıktır, geleceğe açıktır.”(SARTRE,1962:
123-24)
Sartre’ın fenomenolojik şehir incelemeleri, kendisi içinin mekansallaştırıcı / mekansallaştırılmış
karekterini açığa çıkarır. Kendisi için, daima bir diğer kendisi içinin bakışının nesnesi olarak,
kendi varlığıyla ve bu diğer kendisi için tarafından mekansallaşırılmış ve uzamsallaştırılmış olma
aracılığıyla özbilince ulaşır. Sartre’da özne, kendiyle özdeş, kendini referans alan , ötekilerle
ve dünyayla ilişki kuramayan belirsiz bir özne değildir. Özne türetilmiş bir varoluş biçimidir.
(MENDIETA,2001:210) Bilinç, bir diğer kendisi için tarafından nesneleştirilmiş bir kendisi içindir.
Öteki , zorunlu olarak benim bilincimin önkoşuludur; biz kendi bilincimize ulaştıktan sonra
ötekini keşfetmeyiz, öteki benim bilincimden öncedir.(SARTRE,2009:263) Benim kendimden
başkasına uzanan kökensel ilişkim, deneyimini her an yaşadığım somut ve gündelik bir ilişkidir.
Başkası, bana bakan kişidir ve ben başkasının bakışı doğrultusunda belirginleşirim. Bakış,
üzerime odaklanmış bir çift göz değildir yalnızca, ben her an na-mevcudiyetinde bakışı algılarım.
Bakış, hem mesafe olmaksızın benim üzerimdedir hem de beni belli bir mesafede tutar,
bana dolaysızca bir mevcudiyeti, beni ondan ayıran bir mesafeyi yayar. Bir bakışı kavramak,
bakılmış olduğunun bilincine varmaktır.(SARTRE,2009:350) Arkamdaki dalların çatırdadığını
duyduğum anda kavradığım orada birisinin bulunduğu değildir, benim güçsüz olduğumdur,
yaralanabileceğim bir bedene sahip olduğumdur, belli bir yer işgal ettiğim ve korumasız olarak
bulunduğum mekandan hiçbir durumda kaçamayacağımdır, kısacası görülmüş olduğumdur.
(SARTRE,2009:351) Bakış aracılığıyla kendi dışında kendimi temellendirerek ben bilincine sahip
olurum. Burada ne egom ne de bakış olarak öteki, benim için nesne değildir, çünkü egomu,
benim için olmayan olarak, başkası olarak kavrarım. Egom sürekli olarak benden kaçar ve asla
bana ait değildir. Ama yine de ben bu egoyum, egomu utancımda, korkumda,övüncümde v.b.
keşfederim. Başkasının bakışını ve bu bakışın ucundaki kendimi bana açımlayan şey utanç 

ya da korkudur. Ötekinin bakışı tarafından dünya içine yerleştirilirim, ötekinin bakışı bana
uzamsallık verir. Kendini bakılan olarak kavramak, mekansallaştırılan –mekansallaştıran olarak
kavramaktır.(SARTRE,2009:360)
Başkasının bakışının nesnesi olmak, dünyanın ortasında olmak, kökensel bir yer edinmektir,
bir bedene sahip olmaktır. Ötekinin nesnelliği onun bedeni aracılığıyla açığa çıkarılır. Ben
ötekinin bedeninin varoluşunu, benim görebildiğim ve benimkine eklenen yeni bir referans
merkezi olarak deneyimlerim. Belli bir durum içinde ötekinin eylemlerinin nesnel yorumu
aracılığıyla, ötekinin karakter bilgisine ulaşırım. Sartre karaktere ötekinin aşkınlığını aşma
anlamında ‘aşılmış aşkınlık’ der.(SARTRE, 2009:443) Ötekinin bedeni, belli bir durum içinde
belli anlamlarla görünür. Ben onu konuşurken, yürürken, otururken, düşünürken görürüm.
Bu anlamların bütünü bir yaşama karşılık gelir ve yaşam, benim üzerinde bir bedeni ya da
organı algıladığım bir arka plan (backraund) olarak görünür. Mimiklerin anlamı dışarıdadır,
mekandadır. Biz yalnızca dışsal açılımlar aracılığıyla ötekinin karakterini bilebiliriz. Dolayısıyla
ötekinin özgürlüğü nesneleşmiş bir özgürlüktür.
Ötekinin bakışı aracılığıyla ben nesne olarak açığa çıkarılırım. Bedenim öteki tarafından
görülür, ancak öteki benim kendimi yapmaya çalıştığım olanakları aştığı sürece, benim
mimiklerimin yorumu aracılığıyla bu beden bana, dünyanın araç şeylerinden biri olarak,
benimki olmayan bir referans taslağı içinde görünür. Kapı deliğinden gözetlediğimi gören
ötekinin varoluşu aracılığıyla ben, utancı deneyimlerim. Utanan insan, kendi bedeninin
varoluşunu deneyimlerken, ötekinin bunu görmesi gerçeği tarafından utandırılır. Öteki benim
yapamayacağım bir işlevi yapar: Beni olduğum gibi görür.(SARTRE, 2009:460)
Hem kendisi için varlığın olumsallığı olarak hem de kendisi için varlığın ötekiler için varlığı yani
dünyanın ortasındaki varlığı olarak beden, dünya içindeki nesnelerle ve ötekilerle ilişkisellik
olarak açığa çıkar. Bu ilişkisellik, sosyal bir mekanda, şehirlerde yaşanır. Benim olduğum bu
yer, bu şehir bir ilişkidir. Tek bir ziyaretçinin dahi bulunmadığı bir müzeyi gezen kişi, kendini
seyrettiği nesnelerle salt bir ilişkisellik içinde bulur. Bu ilişki geçmiş yaşanmışlıklarla bir ilişkidir.
Müzeyi gezen ziyaretçi, müzedeki varoluşuyla sınırlandırılmaz, o aynı zamanda bir başka
yerdedir, geçmiştedir. Onun şimdi buradaki mevcudiyeti, müzede seyrettiği nesnelerle girdiği
ilişki aracılığıyla bu nesnelere dokunan, onları kullanan geçmiş yaşanmışlıklara uzanır. Böylece
bu nesnelere kendi bakış açısından yeni anlamlar vererek, bu ilişkisellik bağlamında kendi
gelecek olanaklarını tasarlamaya çalışır. Geçmiş bedenlerin na-mevcutiyetini aşarak, kendi
özgürlüğünü açığa çıkaran şey, bu mekanda bu araçlarla girdiği ilişkidir. Dolayısıyla beden, dünya
içinde ve dünya aracılığıyla, geçmişle, şimdiyle ve gelecekle bir ilişkiselliktir. Beden mekanda
bir yerdir, bir olgusallıktır, ama aynı zamanda beden, zamanda nesne olarak özgürlüktür.
Başkası her yerde mevcut olduğu için,hatta na-mevcudiyetinde bile mevcut olduğundan, benin
oradaki varlığım nesneleşir. Böylece bedenim aracılığıyla daima bir dışardalığa sahibim. Öteki,
beni yapıyor olduğum bir etkinlik içinde bir bedene sahip olarak görüp nesneleştirir. Sartre’ın 

beden anlayışı geleneksel özne-nesne dualitesini reddeder. Sartre’da kendi içine kapalı bir
tözsel yapı olarak zihnin karşısında ikincil ve önemsiz bir yapı olarak beden yoktur. Sartre’cı
beden, eyleyen özgür öznenin kendisidir, hem dünya içinde olmanın varoluş tarzıdır, hem de
ötekinin bakışının yöneldiği bir merkezdir. Ötekini görebilmenin tek koşulu, onu bedeni içinde
görebilmektir. Başkası tarafından beden olma vasfıyla bilinen olarak kendim için varolurum.
(SARTRE, 2009: 457) Satre’ın mutlak sorumluluk anlayışı bu bağlamda değerlendirilmelidir. Bir
insan varlığı olarak ben, kendimi yapma sürecinde daima eylemek zorundayım. Eylemlerimi
gerçekleştirdiğim alanda ben, ötekilerle birlikte varolurum. Dolayısıyla gerçekleştirdiğim tüm
eylemler doğrudan ya da dolaylı olarak ötekileri de etkiler. Bu nedenle özgürce verdiğim tüm
kararlardan, yaptığım tüm seçimlerden mutlak anlamda sorumlu olurum. Böylece mekanın
açımladığı ilişkiler alanı olarak şehirler, insanların birbirlerinin özgürlüklerini karşılıklı olarak
tanıma ve yükseltme rolünü üstlenme anlamında, Sartre’cı bir etiğin olanaklılığını temsil eden
alanlar olarak da düşünülebilinir.
Dünya içindeki zamansal ve mekansal bir konumlanışın nesnesi olarak ben, kendimi
başkasının değerlendirmelerine sunarım. Ama bu değerlendirmeleri bir yandan kabul ederken,
diğer yandan da onların ötesine geçme-onları aşma anlamında onları kabullenirim. Ötekinin
bakışı bana sonsuz değerlendirmeler sunar. Ötekinin na-mevcudiyeti de bir ‘buradalık’
içerir. Dünya içinde ötekine olan mesafem ne olursa olsun tüm edimlerimde beni nesne
haline getiren olarak başkası, her yerde kendisine mevcut olduğumdur. Nesnellik, dünyanın
herhangi bir yerindeki başkası olarak dünyanın içindedir.(SARTRE,2009:376) Her bakış, benim
kendileri için varolduğum bilinçlerin bulunduğunu bana duyumsatır. Her yerde bizden kaçan
benin üretiminde bizimle işbirliği yapan, her yerde mevcut bir gerçeklik vardır: Bakış. Bakış,
sesizliği ve görünmezliğinin çığlığıyla na-mevcudiyeti içinde New-York sokaklarında birbirine
bakmadan, birbirine dokunmadan geçen insanların ‘nesne benine’ seslenir; bakış, Paris’in
dar ve gizemli sokaklarında birbirine dokunan, sıcak kafelerinde oturan her insanın daima
kendi üzerinde hissettiği gözleriyle mevcudiyetini açımlar. Avrupa şehirleri, sakinlerini düşman
saldırılarından ve dış düşmanlardan korumak için düzenlenen kale surlarıyla kuşatılmış
şehirlerdir. Bu şehirler birbirine dolanan eğimli sokaklarıyla, kişinin ilgisini gizemli bir diğer
sokağa yöneltir. Sokaklarda insanlar sürekli öteki bakışlarla karşılaşır, iletişime geçer, konuşur.
Sartre’ın incelediği Avrupa şehirlerinin sokakları, sürekli değişen ve sürekli canlı olan bir
sosyal çevre oluştururlar. Kendisi içinin ‘ dışarı varlığı’( dünya içindeki varlığı ), bu kollektif
ruhu oluşturan öteki kendisi içinlerin bakışının nesnesi olarak , dünyayla ve ötekilerle ilişkisi
sonucunda kendisi içinin hem ne olduğunun bilincine varmasına ve ne olacağının, yani henüz
olmamış olan olanaklarını sonsuz özgürlüğü olarak duyumsamasına olanak sağlar , hem de
kendisi için, ‘ötekiler için varlığı’ nedeniyle bu şehrin yapısını zamansal ve mekansal formlar
içinde anlamaya çalışır.
Şehir, felsefe tasarımı ya da üretimiyle ilişkilidir ve felsefe de temelde şehir tarafından
belirlenir. Sartre’ın belli bir süre içinde yaşayarak gözlemlediği şehirler, bir bakışın nesnesi olarak

öteki konusunda düşüncesinden incelenen şehirlerdir. Fenomenolojik bir bakış açısıyla bir dizi
şehir, şehrin kendi yaşam tarzı ve karakterleri yani başka birinin bakışının merhametindeki
varlık olarak düşünüldükleri şekliyle açımlanırlar. Sartre, şehirlerin yapısı tarafından görünmez
kılınan sokakların izini sürerek bu sokakları dolduran kalabalığı açığa çıkarıp, anlamlandırmaya
çalışır, New-York’un devasa gökdelenlerinin arasında kaybolan ve daima çok yakında yıkılmak
için kurulan evlere konuk olup, Amerika’nın ‘ büyük mit’ söylemi altında yaşayan, birbirine
dokunmadan teğet geçen donuk-aldatıcı insan ilişkilerini açığa çıkarır. Sartre’cı bakış açısından
felsefi bakışın nesnesi olarak şehir, kendisi içinin kendi olanaklarına doğru kendini bulmak için
yöneldiği uzamsallaştırıcı ve zamansallaştırıcı bir alandır.

İkinci Uluslararası Felsefe Kongresi 11-13 Ekim 2012, Bursa, Türkiye
Second International Philosophy Congres, October 11-13 2012, Bursa, Turkey
467
KAYNAKÇA
CUNNINGHAM, David, Thinking the Urban: on recent Writings on Philosophy and the City,
City,Vol.13, No:4, December,2009.
MEAGHER, M. Sharon, Philosophy in the Streets: Walking the city with Engels and de
Certeau, City.Vol.4, No:1, April, 2007.
MENDIETA, Eduardo, The City and the Philosopher: on the urbanism of phenomenology,
Philosophy-Geography, Vol.4, No:2,2001.
MENDIETA, Eduardo, The production of urban space in the age of transnational megaurbes
Henri Lefebvre: the philosopher of May’68, City, Vol.12, No:2, July, 2008.
SARTRE, J.Paul, And Essays, Translated by Annette Michelson, Collier Boks, New-York, 1962.
SARTRE, J. Paul, Modern Times, Translator, Robin Buss, Penguin Classics, 2000.
SARTRE, J. Paul, The Transcendence of the Ego, Translated by Andrew Brown, Routledge,
London and New-York, 2005.
SARTRE, J. Paul, Varlık ve Hiçlik, çev: Turhan Ilgaz- Gaye Çankaya Eksen, İthaki yayınları,
Temmuz 2009.
THOMPSON, Irwin, William, Speculations on the City and the Evolution of consciousness,
Article received september 1999, revised June, 200.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları felsefegazetesi.com'a aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan köşe yazısı/habere aktif link verilerek kullanılabilir.

Makalelerin içeriğiyle ilgili tüm sorumluluk yazarın kendisine aittir.

Bu gazete, basın yayın ilkelerine uymaya söz vermiştir.

YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.