Son güncellenme :10.08.2013 1:27
logo
Felsefe Konferansları 2013 - 2014 Serisi programı için tıklayınız...

Slavoj Žıžek Düşüncesinde Liberalizm ve Özgürlük Sorunu Üzerine Bazı Notlar

H.Bahadır Türk

I. Giriş

Bu tebliğin temel amacı; Slavoj Žižek’in “akademik-entelektüel piyasa” içindeki konumundan çok, bizatihi onun düşüncesinde sıkça karşımıza çıkan bir temayı, “liberalizm ve özgürlük” temasını merkeze alarak Žižek’in söz konusu temaya hangi yöntemsel tercihler ile yaklaştığını ve bu temanın Žižek metinlerinde ele alındığı şekliyle taşıdığı genel karakteristikleri tartışmak olacaktır. Bunu yaparken öncelikle ve ağırlıklı olarak Žižek metinlerine başvurularak, açıklayıcı-yorumlayıcı bir perspektiften Žižek’in metinlerinde karşımıza çıktığı haliyle liberalizm ve özgürlük arasındaki ilişkinin kurgulanışı ve bu ilişkinin özgün bir konumu haiz olup olmadığı meselesi ele alınacaktır.

II. İdeoloji Nosyonu ve Siyasalı Yeniden Konumlandırmak

Žižek metinlerinde karşımıza çıkan temel karakteristiklerden birisi, siyasal olanın hakiki anlamını ortaya koymaya yönelik bir çaba ve siyasal olanın içeriksizleştirilmesine yönelik güçlü bir itirazdır. Sarah Kay’ın yerinde hatırlatmasıyla “Žižek’e gore politika her şeyi içermektedir. (…)

Žižek politik alanı eski usulde, iktidar aracılığıyla tanımlar: İktidarı empoze etme, kullanma ya da ona karşı direnme biçimleri…” (Kay 2006, 181-182). Žižek metinlerinde karşımıza çıktığı haliyle hakiki siyaset, özgürlük imkanlarını mündemiç bir mücadele alanıdır ve bu mücadele alanını anlamak siyasal öznelerin konumlarını yeniden düşünmekle mümkündür. Žižek için günümüzde adına siyasal dediğimiz şey güçlü bir biçimde içeriksizleşmektedir. Bu aynı zamanda siyasetin salt teknik bir alana dönüştürülmesine yönelik de bir itirazdır.

Bir bakıma Žižek, Jacques Rancière’in politika ve polis kavramları arasındaki farkı akla getiren bir biçimde polis’ten -gerçek anlamıyla- “politika”ya dönmek ister. Hatırlatmak gerekirse Rancière için politika “daima yalnızca çekişmeci olabilecek bir kamunun etkinlik alanı” (Rancière 2005, 35), “konuşan varlıklar olarak sayılma hakkına sahip olmayanların (…) kendilerini bir şekilde saydırdıkları için varolan” (Rancière 2005, 49) ve “her bir sınıfı kendisinden farklı olarak kuran şey” (Rancière 2005, 39) olarak, kuruluşu “sınıf mücadelesinin kuruluşuna özdeş” (Rancière 2005, 38) bir pratiktir. Polis ise “ortaklaşalıkların kümelenmesinin ve rızasının işler kılınmasının, güçlerin örgütlenmesinin, yerlerin ve işlevlerin dağıtımının ve bu dağıtımı meşrulaştırma sistemlerinin gerçekleştirilmesini sağlayan prosedürler kümesi” (Rancière 2005, 51), yani geleneksel anlamda politika olarak kabul ettiğimiz şeydir.

Dolayısıyla Žižek için asıl mücadelenin liberal sinizme dayalı teknik bir polis algısından gerçek anlamıyla bir politikaya geçişle ilgili olduğunu iddia edebiliriz. Bu geçişi, Žižek’e göre, engelleyen ve ‘siyasalın travmatik boyutunu küçültmeye, yok etmeye yönelik” olarak varolan dört siyaset biçimi vardır: “Kapalı, organik biçimde yapılanmış homojen bir sosyal uzam yaratmayı amaçlayan ‘cemaatçi çaba”ya işaret eden “kök siyaset”, “siyaseti siyasetsizleştirme” çabası çerçevesinde örgütlenmiş ve siyaseti salt “bildik partiler/failler ararsında temsili uzamda düzenlenen bir yarışmaya” dönüştürmeye yönelik bir tavır olarak “yarı-siyaset”, “siyasal mücadeleyi tümüyle benimseyen ancak siyasal alanı “sadece asıl yerleri Başka bir Sahne (yani ekonomik süreç) olan olayların oynanmakta olduğu bir gölge-tiyatrosu” olarak gören “Marksist (veya Ütopik Sosyalist)

Meta-Siyaset” ve “mevcut mücadeleyi siyasetin direkt militarizasyonu aracılığıyla ‘aşırılaştırarak, bir başka deyişle ‘Biz ile Onlar’ arasındaki simgesel karşıtlığa yer bırakmayan amansız bir savaşa dönüştüren” bir siyasetsizleştirme gayreti olarak “ultra-siyaset” (Žižek 2005b, 229-230).

Žižek burada oluşturduğu tabloda kök-siyaset (archipolitcs) ve ultrasiyaseti (ultrapolitics) geleneksel, yarı-siyaset (parapolitics) ve metasiyaseti (metapolitics) ise modern siyaset biçimleri olarak değerlendirir.

Buna göre yarı-siyaset ve kök-siyaset uyuma dayalı, ultra-siyaset ve metasiyaset ise antagonizmalara dayalı bir karakter sergilemektedir (Žižek 2007a, 223-225).

Bu dört temel siyaset biçiminin bizi getirdiği nokta siyaset-sonrası siyaset‘tir. Siyaset-sonrası siyaset” aslında Žižek tarafından “siyasetsonrası biyosiyaset” olarak tanımlanan şeye de işaret eder. Günümüzün hakim siyaset biçimi olarak” siyaset-sonrası siyaset” veya “siyasetsonrası biyosiyaset”in temel unsuru korkudur. Dolayısıyla burada söz konusu olan bir “korku siyaseti”dir (Žižek 2007b, xxvi). “Siyaset sonrası siyaset”in ayırt edici bir özelliği de bu çalışmada değinilecek olan “siyasetin kültürelleştirilmesi”dir (Žižek 2008, 349). Bu kavram üzerinden düşünüldüğünde burada sadece siyasalın anlamının daraltılması değil bizatihi askıya alınması söz konusudur. Onun deyişiyle “iktidar için yarışan muhtelif partilerde vücut bulan farklı küresel ideolojik anlayışlar arasındaki malum mücadele, siyaset-sonrası siyasetle beraber yerini aydın-teknokratların işbirliğine ve liberal çok-kültürcülere bırakmıştır.” (Žižek 2005b, 240). Siyaset-sonrası siyaset ve siyasalın içeriğinin parçalanışı süreçleri siyasal öznelerde de yansımasını bulur.

Rancière’in de belirttiği gibi “siyasal özneyi düşünülebilir kılan, siyasal ilişkidir; tersi değil” (Rancière 2007, 139). Bu ilişki üzerinden Žižek, yine Rancière ’in “cemaatin kısımlarını saymanın iki biçimi” olarak söz ettiği “her türlü eklentiyi dışlamak” (polis) ve “payı olmayanların payını saymak” (politika) sorunu (Rancière 2007, 149) üzerinden siyasal özne kategorisinin oluşum sürecindeki politika’dan polis’e dönüşünsomut bir örneği olarak şunları söyler: “günümüzün eleştirel ve politik söyleminde ‘işçi’ terimi ortadan kalktı, göçmenler onun yerini aldı (…) Bu şekilde işçilerin sömürülmesinin sınıf sorunsalı, çokkültürücü ‘Ötekiliğe yönelik hoşgörüsüzlük’ vb. sorunsalına dönüştü.” (Žižek 2008c, 301).

İşte bu özne sorunu üzerinden devreye Žižek metinlerinin leitmotiv’i olarak ideoloji nosyonu girer (Türk 2005). Žižek metinlerinde karşımıza çıkan teorik kurguyu, kavramsal tartışmaları ya da yöntemsel tercihleri ideoloji kavramını ıskalayarak okumak mümkün gözükmemektedir. Ernesto Laclau, Slavoj Žižek’in ideoloji ve söylem tartışmaları paralelinde sarfetmiş olduğu zihinsel mesaiyi, “Lacan’cı psikanaliz, Hegelian felsefe ve Saul Kripke’nin anti-deskriptivizmi’ni biraraya getiren bir yaklaşımla söylem teorisini siyasal analiz alanına doğru genişletmeye dönük olarak” (Laclau 1993, 436) son dönemlerde ortaya çıkan oldukça önemli bir çaba olarak değerlendirmektedir. Žižek’in ideoloji kavramsallaştırması için vurgulanması gereken ilk husus şudur: Žižek için “ideoloji yalnızca bir ‘yanlış bilinç’, gerçekliğin yanılsamaya dayalı bir temsili değildir” (Žižek 2002d, 36). Tüm bu çerçeve içinde öznenin zorunlu olarak bir yanlış temsil ya da yanlış bilinç sarmalında olması gerekmez. Žižek pek çok metninde “bilmiyorlar ama yapıyorlar” şeklindeki o klasik Marxist formülü yeniden yapılandırır ve günümüzün ideolojik işleyiş mekanizmaları için geçerli olabilecek formülü “Ne yaptıklarını gayet iyi biliyorlar, ama yine de yapıyorlar” şeklinde açıklar (Žižek 2004c, 54). Žižek bu bağlamda -iyi bir örnek olarak- bir söyleşisinde şu anekdotu aktarır (Zizek, 2008g, 300):

Niels Bohr’u bilirsiniz, Kopenhaglı kuantum fizikçisi. Kır evini ziyaret eden bir arkadaşı, kapının girişinde bir at nalı görür; biliyorsunuz, Avrupa’da batıl inançların bir parçası olan at nalının güya kötü ruhların eve girmesini engellediğine inanılır. Bir bilimadamı olan arkadaşı sorar: ‘Fakat bir dakika, buna gerçekten inanıyor musun?’ Niels Bohr ‘Elbette hayır. Aptal değilim. Ben bir bilim adamıyım’ der. Arkadaşı tekrar sorar: “O halde niçin burada bulunduruyorsun?” Niels Bohr ne cevap veriyor biliyor musunuz? ‘İnanmıyorum ama bu at nalını bulunduruyorum çünkü ona inanmasan bile işe yaradığı söyleniyor.’

Bugünün ideolojisi işte bu. Demokrasiye inanmıyoruz – hiç kimse inanmıyor. Onunla eğlen dur, vesaire fakat bir şekilde sanki işliyormuş gibi yapıyoruz. Buna ek olarak, Althusser’i anımsatan bir biçimde ideolojinin dışsallıklar üzerinden işlediğinin, maddileştiğinin altını çizer. Örneğin, Claude LeviStrauss’un besin hazırlamayla ilgili göstergebilimsel üçgeni (çiğ, pişirilmiş, kaynatılmış) Alman, Fransız ve Amerikan tuvalet tipleriyle karışılaştırılır.

Žižek’e göre, söz konusu tuvalet tipleri (örneğin Fransız tuvaletinde deliğin arkada olması ve dışkının hemen kaybolması) öznenin bedenin içinden gelen nahoş dışkıyla nasıl ilişki kurması gerektiğine dair ideolojik bir algılamanın ürünüdür: “Nitekim bir akademisyen bir yuvarlak masa toplantısında kolayca ideoloji-sonrası bir evrende yaşadığımızı iddia etse de hararetli tartışmalardan sonra ayakyolunu ziyaret ettiği anda yine ideolojiye batar” (Žižek 2002b, 145-146).

Žižek, ideoloji analizinde kullandığı araç setini Hegel’in din olgusuna ilişkin olarak ayırt ettiği üç ana uğrağa atıfta bulunarak oluşturmaktadır. Öğreti, inanç ve ayin (Doctrine, belief, ritual). Bu ana uğraklar Hegelian Kendinde, Kendi için, Kendinde ve Kendi için kategorileri ile örtüşmektedirler. Bu kategoriler ve uğrakların ise Žižek’in ideoloji terimine yaklaşımında çizdiği tabloda şu şekilde karşımıza çıktıklarını görmekteyiz: “Bir fikirler (teoriler, kanaatler, inançlar, akıl yürütme işlemleri) kompleksi olarak ideoloji, dışsallığı içinde ideoloji, yani ideolojinin maddiliği, İdeolojik Devlet Aygıtları, ve son olarak, en ele avuca sığmaz alan, toplumsal ‘gerçekliğin’ kendisinin kalbindeki ‘kendiliğinden’ ideoloji”. Bu tablonun daha da somutlaşmış halini Žižek’in liberalizm tarifinde görmek mümkündür:

“Bir öğreti olarak liberalizm (Locke’tan Hayek’e çeşitli düşünürlerce geliştirilmiş), ayinler ve aygıtlar içinde (özgür basın, seçimler, piyasa vs.) maddileşmiş haliyle liberalizm ve öznelerin ‘özgür bireyler’ olarak yaşadıkları ‘kendiliğinden’ deneyimlerde rol oynadığı haliyle liberalizm” (Žižek 2004c, 55-56).

III. Bir Yaşam Tarzı Olarak Liberalizm

Žižek metinlerinde karşımıza çıktığı haliyle liberalizm ve günümüzdeki haliyle neo-liberalizmağırlıklı bir biçimde bir yaşam tarzı olarak sorunsallaştırılır. Aslında bu onun yöntemsel tercihlerine de uygun bir tavırdır. Gündelik yaşam pratikleri, popüler kültür ögeleri, filmlerbaşta olmak üzere tüketilen kültürel ürünler Žižek metinlerinin zengin malzemeleri arasında yer almaktadır. Žižek için kitle kültürünü düşünmek son derece hayatidir. Bu doğrultuda kendi pozisyonunu şöyle açıklar: “Bugün siyasal analiz kitle kültürünü görmezden gelemez. (…)

Kitle kültürü bugünün merkezi ideolojik mücadele alanıdır.” (Henwood 2002). Bu kültürün işlediği temel tektonik olarak ise “kapitalizmin sorunu (…) onun aslında evrensel, nötr bir toplumsal ilişkiler matrisi olmasıdır.” (Žižek 2008c, 318).

Böylesi bir yöntemsel tercihe sahip olan Žižek için liberalizm, ayrıcalıklı bireylere bir tür “kapanma alanı” yaratır. Žižek bu “kapanma alan”larının işleyişini şöyle tasvir etmektedir: “Parası olanlar gitgide kapalı kapılar ardına saklanıyor, medya mensuplarının büyük ilgi gösterdiği olaylara katılmaktansa evlerinde özel konserler, moda gösterileri ve sanat sergileri düzenliyorlar (…) Söz gelimi cebinde Hindistan pasaportu, İskoçya’da şatosu, New York’ta hafta sonu evi ve Karayipler’de kendine özel adası olan yeni bir küresel sınıf boy gösteriyor” (Žižek 2010, 116). “Dışardakiler”i

Agambenci anlamıyla bir tür “belirsizlik mıntıkası”na hapseden bu paradigma içinde “liberal demokrasinin sorunu, yapısal nedenlerle a priori olarak evrenselleştirilememesidir. (…) Zafer kazanmış liberal-demokratik ‘yeni dünya düzeni’ne gittikçe daha fazla damgasını vuran şey ‘içeri’yi ‘dışarı’dan ayıran sınırdır ” (Žižek 2002c, 240-241). Zaten Žižek’in deyişiyle “liberal bakışın kendisi (…) Öteki’nin dışlanması üzerine kurulduğu için” (Žižek 2002c, 242) liberal paradigmaya içkin bir dışlama pratiğinden bahsetmek mümkündür. Bu bağlamda bu dışlama pratiklerinin bir tür mega-alanı bizatihi küreselleşmedir. Žižek, küreselleşmeyi “dünya sistemi olarak kapitalizmin ortaya çıkışı” olarak görür ve “küreselleşmeye dahil edilenler ile ondan dışlananlar arasındaki bir bölünme”den bahseder (Žižek 2009d, 355). Dolayısıyla küreselleşmenin nihai sonucu bütünleşme değil bölünmedir. Bu bölünmenin somutlaşımı ise yaşam tarzları üzerinden gerçekleşir.

Yaşam tarzlarına vurgu yapan bu türden bir okumanın ihtiyatlı bir ilk değerlendirmesi bize Žižek’in liberalizm, liberal demokrasi, kapitalist sistem ya da liberal-parlamenter konsensüs dediği şeyin en temel özelliklerinden birisinin bir tür “yüzeysel serbestiyet” olduğunu gösterir.

Onun deyişiyle, “egemen politik konsensüsü ciddi biçimde sorgulamadığı sürece istenileni yazıp söylemek”, “global ekolojik felaket olasılıkları, insan hakları ihlalleri, cinsiyetçilik, homofobi, antifeminizm, yalnızca uzak ülkelerde değil, megapollerimizde de artan şiddet, Birinci Dünya ile Üçüncü Dünya, zenginle yoksul arasındaki uçurum” gibi konular üzerine eleştirel değerlendirmeler yapmak mümkündür (Žižek 2004c, 8). Bununla birlikte “bugünün liberal demokratik egemenliği yazılı olmayan bir tür Denkverbot (düşünme yasağı) ile sürdürülmekte”dir: “Varolan düzeni ciddi olarak zorlayan politik bir projeye en ufak bir ilgi gösterildiğinde derhal verilen yanıt: ‘Ne kadar iyi niyetli olsa da sonu yeni bir Gulag olacak!’tır. Sürekli holokost, Gulag ve yakın tarihin üçüncü dünya felaketlerine atıfta bulunmanın ideolojik işlevi bu Denkverbot’a destek vermemiz için işlerin çok daha kötü olabileceğini hatırlatmaktır” (Žižek, 2004c, 8) ve “en özgür seçimler bile onları meşrulaştıran ve düzenleyen yasal prosedürleri, seçim sürecini (gerekirse zor kullanarak) güvenceye alan devlet aygıtını vs. sorgulatmaz” (Žižek 2008d, 18).

Buradan hareketle siyasalın kavranışı da siyasal aktörlerin genel yapısı da değişmiştir. Söz gelimi; yeni toplumsal hareketler geleneksel siyasi partilerden “aynı anda hem daha azını hem de daha çoğunu isterler. (…) Peşinde oldukları şey (…) yaşam paradigmasının değişmesidir” (Žižek 2004a, 219). Tüm bu çerçeve içinde Žižek, Fukuyama’nın liberal demokrasinin mutlak zaferine işaret eden ve “küresel bir liberal dünya toplumunun doğuşunun köşebaşında beklediğini, öyle ki bu aşırı Hollywoodvari mutlu sona doğru engellerin sadece ampirik ve olumsal olduğunu anons eden” (Žižek 2009a, 10) “tarihin sonu” iddiasının iki tarihsel momentte tıknadığına dikkat çeker. Bunlardan ilkinde, 11 Eylül 2001’de –ABD’nin kendi topraklarında uğradığı saldırıyla- “liberal demoratik politik ütopya”, ikincisinde yani 2008’de dünyada patlak veren büyük finansal krizde ise “Fukuyama’nın ütopyasının ekonomik özelliği”, bir başka deyişle sorunsuz işleyen bir liberal ekonomik piyasa modeli çökmüştür (Žižek 2009a, 10). Bu tıkanıklık hali kapitalizmi ve onun felsefisiyasal mantığı kabul edilebilecek liberalizmi yeniden düşünmeyi zorunlu kılar. Žižek, metinlerinde bu çağrıyı yaparken şunu hatırlatmaktan da geri kalmaz: “Liberalizmin başlangıcında bir alçakgönüllülük vardır. Esasında liberalizm, ‘insan kraldır’ doktrini değildir. (…) İnsanların birbirlerini katletmeden bir arada yaşayabileceği bir alan inşa etme girişimidir” (Rasmussen 2007, 80).

Dianna Dilworth’e verdiği mülakatta ise Žižek; aslında liberalizmle “büyük bir sorunu” olmadığına işaret ederek, doğuşuna bakıldığında liberalizmin özünde “asil bir proje” olduğunun altını çizer ve günümüzde liberalizmi eleştirmenin moda olmasına rağmen, liberalizmin Otuz Yıl Savaşları’ndan sonra dinsel hoşgörü sorunun çözümü doğrultusunda bir ortak alan yaratma konusundaki ılımlı ve dürüst tavrını hatırlatarak “bu projede içkin olarak kötü bir şey görmediğini” söyler. Bununla birlikte şunları da eklemeyi ihmal etmez: “Bugün benim liberalizmde, ekonomik liberalizmde değil ama radikal insan hakları liberalizminde gördüğüm sorun felsefi yaklaşımı.” (Dilworth, 2004). Sorun, Žižek için daha çok varolan düzenin mümkün düzenler içinde en iyisi olduğu yönündeki hakim görüşü sorgulamak, politik alternatifleri ve bu alternatifleri geliştirecek bir mücadele istencini yaratmanın yollarını düşünmektir. Žižek “liberalizmin özü”yle sorunu olmadığına işaret ederek “liberal kapitalizmin ironide bulunmaksızın büyük başarılarının (özgürlükler, maddi yaşam standartları vb) farkında” olduğunu (Žižek 2009d, 354) belirtse de gelinen noktada Žižek’in liberalizme yönelik eleştirileri liberalizmin yapısal özellikleriyle ilintilidir. Örneğin şöyle bir değerlendirmede bulunur Žižek : “Liberal için siyasal alan kamusal meselelerin iradesini ilgilendiren kararların alındığı dar bir alanla sınırlıdır – yalnızca mahrem (cinsel) ilgiler değil, sanat, bilim, hatta ekonomi dahi bu sınırlı ufkun dışında kalır. Tabii Marksist radikale gore siyasallık, sosyal alandan özel mahremiyetlerimize dek hayatımızın her alanına sinmiştir- bir şeyin ‘siyaset dışı’, ‘özel’ vs. olarak algılanması varlığı inkar edilmiş olan siyasal bir kavrama dayanır.” (Žižek 2005b, 218-219). Bir başka yerde ise liberalizmin kilit kavramı özgürlüğün “evrensel bir nosyon” olarak kapitalist dinamikler içinde nasıl konumlandırıldığına bakar ve bir yaşam tarzı olarak liberalizm içindeki ayırt edici vasıflardan birine işaret eder:

Žižek için “her türlü ideolojik Evrensel –örneğin özgürlük, eşitlik- zorunlu olarak bütünlüğünü bozan, yanlışlığını açığa çıkaran özgül bir durum içerdiği sürece ‘yanlış’tır. Örneğin özgürlük; bir dizi türden oluşan (ifade ve basın özgürlüğü, vicdan özgürlüğü, ticaret özgürlüğü, siyasi özgürlük vb.) evrensel bir anlayıştır; ama aynı zamanda yapısal bir zorunluluk sayesinde bu evrensel anlayışı yıkan özgül bir özgürlüktür de (işçinin piyasada kendi emeğini özgürce satabilme özgürlüğü). Yani bu özgürlük fiili özgürlüğün tam zıttıdır: İşçi emeğini özgürce satarak özgürlüğünü kaybeder- bu özgür satış ediminin gerçek içeriği işçinin sermayeye köle olmasıdır. Buradaki canalıcı nokta şüphesiz şudur: ‘Burjuva özgürlükleri’ çemberini kapatan, tam da bu özgürlüktür, kendi zıttının biçimidir.” (Žižek 2002d, 37). Dolayısıyla Žižek “liberalizmin özü” ile “bugünkü liberalizm” ya da “günümüz liberalleri” arasına bir çizgi çizmeye çalışsa da ikna edici olmaktan uzaktır. Bu noktada Žižek metinlerinin “günümüz liberalleri”ni eleştirirken sert bir polemik üslubuna ve vulger bir dile sahip olduğunu da belirtelim. Örneğin Žižek, metinlerinde kah “günümüzdeki hoşgörülü ama kansız liberaller”e (Žižek 2008c, 349) kah “konformist liberal şerefsizler”e (Žižek 2003a, 9) kızar. Bazen ise daha insaflıdır ve “yumuşak kalpli bazı liberaller”e (Žižek 2009d, 360) seslenmekle yetinir.

Žižek’in liberalizmi bir yaşam tarzı olarak konumlandırması; onun metinlerindeki bir başka karakteristik unsurun, günümüz kapitalizminin kültürel eleştirisinin bir uzantısı olarak değerlendirilebilir. Liberal bakışın kapitalist dinamikler üzerinden gündelik yaşam pratikleriyle iç içeliği hem yeni yaşam tarzlarının, tüketim kalıplarının belirlemesinde kendisini gösterir hem de Žižek’in günümüz liberal-kapitalist toplumunda yakaladığı bir özellik olan haz erteleyici, seçme özgürlüğü görünümündeki aşırı-düzenleyici kodlarda cisimleşir. Žižek’e göre asıl ilginç paradoks “uğrunda ölünecek bir aşkın nedenin hayal bile edilemeyeceği liberal toplumlarımızda, hedonist, faydacı veya tinsel açıdan daha da egoist bir tutum takınmamıza nasıl izin verildiği”dir. Bu, ‘istediğiniz her şeyi yapabildiğiniz bir durumla değil, paradoksal bir durumla sonuçlanır:

“Kahve iç ama kafeinsizse, bira iç ama alkolsüz olsun, tatlı ye ama içinde şeker olmasın” (Rasmussen 2007, 76).

“Artı-değerin kapitalist dinamikleriyle artı-hazzın libidinal dinamikleri arasındaki bağlantı” ya dikkat çeken Žižek “kapitalist mala kusursuz örnek olduğu kadar artı hazzın da cisimleştiği Coca-Cola” örneğini düşünmemizi ister: “Cola hiç bir somut ihtiyacı tatmin etmediğinden ihtiyacımızı başka bir içecekle giderdikten sonra onu sadece bir ek olarak tüketmemiz değil, fakat bu çok gereksiz karakteri dolayısıyla Cola’nın susuzluğumuzu daha da çok doyumsuz hale getirmesi”nden bahseder. Bu noktada Žižek, “ne kadar çok cola içersen o kadar susarsın (asıl ihtiyaç ertelenir ve artar)” ile “ne kadar çok kar yaparsan daha fazlasını istersin” arasındaki ilişkiye dikkat çeker. Tüm bu özellikleriyle Coca-Cola bir “objet petit a”dır (Žižek 2003b, 32-34) ve dolayısıyla Žižek için bir yaşam tarzı olarak liberalizm ve kapitalizm sadece artık değerle değil artık hazla da ilişkilidir.

IV. Eklemleyici Bir Pratik Olarak Liberalizm

Žižek şunu sorar: “Dinsel-köktenci rejimlerden kurtulmak için doğru çözüm Batılı liberal demokrasiyi getirmek midir, yoksa bu rejimler bizzat liberal demokrasinin bir semptomu mudur?” (Žižek 2010a, 123). Bu bağlamda belki şunu akılda tutmak gerekebilir: Demokrasiyi “her şeyden önce biçimsel yasallıkla ilişkili” (Žižek 2004b: 95) gören Žižek için liberal hak ve özgürlükler basitçe kapitalist dinamiklerin ürünü değildir. Onun deyişiyle “bugün liberal demokrasi ve özgürlükle özdeşleştirdiğimiz tüm özellikler alt sınıfların 19. yüzyıl boyunca verdiği uzun ve zorlu bir mücadele ile kazanıldı; hiç de kapitalist ilişkilerin doğal bir sonucu falan değillerdi” (Žižek 2010a, 107).

“Demokrasi bugün gerçekten ne anlama gelir?” sorusu Žižek için önemlidir. Zira günümüz temsili demokrasisini düşünmek liberalizmi ve kapitalizmi de düşünmektir aslında. Ona göre “bugün kapitalizmin kendisinin radikal bir şekilde sorgulanmasını engelleyen şey, tam da kapitalizme karşı mücadelenin demokratik biçimine duyulan inançtır. (…) Hollywood’un ‘sosyo-eleştirel’ filmlerine varana kadar herkesin anti-kapitalist kesildiği bugün anti-kapitalizm göstereni yıkıcı iğnesini yitirmiştir. (…) Bugünün küresel kapitalist evreninin sert çekirdeği, hakiki temel göstereni budur:

Demokrasi” (Žižek 2008e, 15-16). Žižek için demokrasi “itaat edilen belli kuralları kabullenmek”, “eylemden kaçmaya yönelik bir oportunizmle malul olmak”, “gerçek karar alış süreçlerini örtbas etmek” gibi özellikleri bünyesinde taşıyan bir karakteristiğe sahiptir ve bu karakteristik son dönemde yeniden güçlenen “yalnızca demokrasi için yeterince olgun olanlar”ın demokrasiye hakkı olduğu gibi bir bakıştan da beslenir (Žižek 2009c, 101-102).

Bu noktada hem bu liberal demokratik konsensüsün hem de bir eklemleyici pratik olarak liberalizmin nasıl işlediğine örnek olarak Žižek’in 1968 üzerine söylediklerini düşünmek anlamlı olabilir (Žižek 2008a, Türk 2008). Žižek’in temel argümanı 1968’in, liberal-kapitalist mantık tarafından bünyesine eklemlenmiş bir tarihsel kesit olduğu yönündedir. Dolayısıyla Žižek’e göre “ ‘68 ruhu” ya da hareketi politik açıdan kaybetmiş bir harekettir. ‘68’in özünü oluşturan tüm o politik radikalizminden geriye kalan şeyin radikal bir kimlik siyaseti ve buna bağlı olarak hazcı bir özgürlük söylemi olduğunu söyler bize Žižek. Žižek’e göre; ‘68 olayları üzerinden yaşadığımız zamanlara bakmak bizi ‘68’in politik radikalizminin mutlak yenilgisi, hakim bir hazcılık, fetişleştirilmiş bir kimlik siyaseti ve kapsayıcı bir “new age” kültürü ile karşı karşıya getirir. Bununla birlikte Žižek için toplumsal açıdan ‘68 hareketi muzaffer bir harekettir. Zira ataerkil otoriteye başkaldırı, kadın özgürleşimi, cinsel kimliğe dayalı farklılıklar liberal-kapitalizmin de kabul edip desteklediği toplumsal-kültürel görüngülerdir. Žižek’in ‘68 hareketinin başarısını muhasebe ederken kullandığı toplumsal düzlem-siyasal düzlem ayrımı karşımıza diğer kritik tarihsel anların değerlendirilmesinde de çıkar.

Bu çerçevede Žižek 1968, 1989 ve 2005 şeklinde sıraladığı üç kritik momentin bir tür Hegel’ci üçleme oluşturduğunu savunur. Bu üçlemenin mantığına göre; Mayıs ‘68 hareketinin politik açıdan yaşadığı mağlubiyetin ve toplumsal açıdan elde ettiği galibiyetin zıttı 1989’da ortaya çıkmıştır.

1989’daki “anti-komunist ayaklanma” politik açıdan başarılı olmuş ve komunizm çökmüştür. Ancak 1989 momenti için konuşacak olursak toplumsal düzlemde bir başarısızlık söz konusudur. Çünkü “komunizmin çöküşü”nün ardından ortaya çıkan sistem vahşi bir kapitalizm, etnik bir milliyetçilik, yükselen popülizm gibi bir dizi krizden muzdariptir. ‘68’in parlamenter demokrasi karşıtı radikal söylemleri ile 1989’un parlamenter demokrasiye kucak açan liberal söylemleri arasındaki zıtlık, bizi üçüncü bir momente taşır: 2005’e. Paris banliyölerinde arabaların yakıldığı bir kaos anı, Fransa’nın göç politikalarının tıkandığı bir kriz anı, varoşlardaki yoksul göçmenlerin öfkesinin açığa çıktığı bir şiddet anı olarak 2005 Ekim’i bize ne ifade eder? Žižek’in sözleriyle: “ ‘68 ayaklanması yönetici ideoloji tarafından hızla sahiplenilmişti, böylece onun başlıca artetkisi kapitalizmi devirmek yerine kapitalist özgür dünyanın düşmanını, reel sosyalizmi devirmek oldu.; 2005’te, ‘68’den ‘89’u çıkardıktan sonra ne kalırsa onu elde ettik, yani onun edimsel politik gizilinin gerçekleşmesini- herhangi bir programı olmayan saf akıldışı ayaklanmayı” (Žižek 2008a, 31-32). Şu halde bu Hegel’ci üçlemenin bize söylediği şeylerden birisi de iki farklı tarihsel momentteki politik ve toplumsal düzlemler arasındaki örtüşmenin yol açtığı kriz halidir. Daha somut bir biçimde belirtmek gerekirse, Mayıs ‘68’in toplumsal düzlemdeki başarısı ve liberal mantığın bünyesine eklemlenmesi ile 1989’un politik düzlemdeki başarısı ve ortaya çıkardığı serbest piyasa düzeninin rakipsiz kaldığı kabulü bizi anlamdan arınmış, saf haliyle bir şiddet pratiğine taşımıştır.

Liberal-kapitalist akıl, Žižek’e göre, belirgin ve sınırları net bir bilişsel harita sunmaz. ‘68’in bize sunduğu perspektiften bakıldığında durduğumuz yer anlam ve hedeften yoksun, new-age kültürüne yakın hazcı pozisyonlarla işaretlenmiş ve bizi “zincirlerinden başka kaybedecek hiç bir şeyi olmayan proleterler”den çok “her şeyi kaybetme tehlikesiyle yüz yüze proleter”ler durumuna getiren bir düzlemde yer almaktadır. Bir başka deyişle, 1968’in toplumsal düzeyde kurmaya ve işletmeye çalıştığı idealler bütünü liberal-kapitalist mantık tarafından bir haz kültürüne indirgenmişken, 1989’un “tarihin ve ideolojilerin sonu” gibi yaftalarla bezeli politik idealleri ve toplumsal-ekonomik bunalımları yaşadığımız zamanın akışını belirliyorken, elimizde sadece 2005 Ekimi’nde Paris’te patlak veren türden “ötekilerin öfkesi” kalmışken artık hepimiz homo sacer’izdir (Žižek 2008a, 55-57). Egemenlik alanında konumlandırılmış “kutsal insan”larızdır biz artık. Žižek’in Giorgio Agamben’den ödünç aldığı ve “öldürülebilen ama kurban edilemeyen bir insan-kurban”a (Agamben 2001, 113) işaret eden bu “homo sacer/kutsal insan” kavramı bu haliyle 1968’in içinden “tam şimdi”ye bakıldığında çıkan manzaranın da adıdır aslında.

Liberalizmin söz konusu eklemleyici gücüne yönelik bir hamle olarak Üçüncü Yol politikalarını düşünmek de anlamlı olabilir. Žižek’e göre Üçüncü Yol aslında kapitalizmin devamına yönelik bir politikalar bütünüdür. Bir “orta yol”dan çok, basitçe “Birinci Yol”un yeniden onaylanmasıdır. Žižek için “Üçüncü Yol’un gerçek mesajı bir ‘İkinci Yol’un olmadığı, küresel kapitalizme gerçek bir alternatif olmadığıdır. “Üçüncü Yol basitçe insani bir küresel kapitalizmdir.” (Polidori 2000; Žižek 2007b, xxxviii). Bu haliyle Üçüncü Yol politikalarının sosyal demokrasi, muhafazakarlık, liberalizm sacayağına dayanan eklektik kurgusunu Žižek’in işaret ettiği anlamda bir “siyaset-sonrası siyaset” örneği olarak okumak mümkün gözükmektedir.

Örneğin Žižek için “Thatcher devrimini kendi içinde bir rastlantı, bir tarihsel kaza olmaktan bir zorunluluğa yükseltmeyi beceren Üçüncü Yol’cu Blair Hükümeti’dir.” (Žižek 2008e, 27; Žižek 2008g, 189 ). Bu arada Žižek’in liberalizmin eklemleyici bir pratik olarak sergilediği esnek yapının radikal bir siyaset imkanını üretmek için bir mazeret olmaması gerektiğinin altını dikkatle çizdiğini de akılda tutmalıyız. Žižek bu bağlamdaki konumunu şöyle açıklıyor: “Her eylemi ‘bu sisteme dahil edilecek’ diyerek bertaraf eden sahte-radikallerden nefret ediyorum. Elbette ki her şey sisteme dahil edilebilir. Bu, tamamen hiçbir şey yapmamak için harika bir mazeret” (Rasmussen 2007, 85). Bu bağlamda liberalizmin sol ve sağ totaliter yaklaşımlara eşit uzaklıktaki pozisyonu aslında liberalizmin ideolojik esnekliği ve pragmatik yapısından kaynaklanmaktadır. Žižek şöyle yazar: “Solcu ve Sağcı totalitarizm karşısındaki eşit mesafeli ‘saf’ liberal duruş a priori sahtedir, insanın taraf olması ve birini diğerine göre temel bir şekilde ‘daha kötü’ ilan etmesi gerekir. (…) Politikadaki minimal fark Nazizmle Stalinizm arasındaki fark sayılmaz mı? (…) Stalinist gulag ve Nazi imha kampı arasındaki fark da o tarihsel momentte uygarlıkla barbarlık arasındaki farktı.” (Žižek 2008b, 89). Stalin’in kulakları tasfiyesindeki “hedef onların hepsini öldürmek değil, onların iradelerini kırmak, direnişlerini acımasızca ezmek, onlara kimin efendi olduğunu göstermekti. (…) Nazilerin son aşamada hedefledikleri şey ise Yahudileri birey olarak yok etmek, onları bir ırk olarak ortadan kaldırmaktı” (Žižek 2008b, 89). Žižek’e göre bu türden bir kapitalist formasyonun ideal ideoloji formu ise çokkültürcülüktür. Çokkültürcülük “bir tür boş küresel konumdan her yerel kültüre, sömürgecinin sömürge halkına baktığı gibi –adetlerini dikkatle araştırıp bunlara saygı göstermek gereken ‘yerliler’ olarak- bakar. Yani geleneksel emperyalist sömürgecilik ile küresel kapitalist kendi kendini sömürgeleştirme arasındaki ilişki, Batı kültürel emperyalizmi ile çokkültürcülük arasındaki ilişkinin aynısıdır (…) Başka bir deyişle, çokkültürcülük tekzip edilmiş, tersine çevrilmiş, göndermesi kendinde bir ırkçılık biçimidir, ‘mesafeli bir ırkçılık’tır.” (Žižek 2002a, 282). Liberal demokratik konsensusun belirleyici özelliklerinden birisi de alternatifini düşünmeyi mümkün olduğunca imkansızlaştırma eğiliminde olmasıdır. Kültürel farklılıklar için savaşma” ya da tüm bu çokkültürcülük tartışmaları aslında liberalizmin bu temel refleksi ile ilintilidir. Žižek’in deyişiyle, “toplumsal tahayyül ufku artık bize kapitalizmin en sonunda çökeceği fikrini besleme izni vermediği için -başka bir ifadeyle, kapitalizmin kalıcı olduğunu herkes sessizce kabullendiği için- eleştirel enerji, kapitalist dünya sisteminin temeldeki homojenliğine dokunamayınca kültürel farklılıklar adına savaşmayı bir çıkış yolu olarak görmüştür adeta” (Žižek 2002a, 284).

Liberal eklemleme mekanizması, Žižek’e göre, “siyasetin kültürelleştirilmesi” (Žižek 2008f, 119) dinamikleri üzerinden de işler.Siyasalın kendisi kültürel olana indirgenirken, siyasal sorunlar kültürel sorunlar olarak ele alınır. Bu mekanizmanın kültürelleştirilmeye yönelik söz konusu işleyişinin liberalizmin tarihsel olarak bünyesinde barındırdığı özsel niteliklerinden beslendiği söylenebilir. Söz gelimi bir ideoloji olarak liberalizmin temel unsurlarından birisi olan “hoşgörü” hem siyasetin kültürelleştirilmesi sürecinin kurucu bir unsurudur hem de bu sürecin bir parçası olarak çokkültürlülük tartışmalarının argümanlarını devşirdiği asli mecradır. Žižek’in deyişiyle günümüzde “siyasal eşitsizlik ya da ekonomik sömürü tarafından belirlenmiş siyasal farklılıklar kültürel farklılıklara dönüştürülmek suretiyle doğallaştırılır ve nötralize edilir” (Žižek, 2008f, 119). Nihayetinde adaletsizlik, eşitsizlik veya sömürü gibi sorunlar hoşgörüsüzlüğün farklı biçimleri olarak karşımıza çıkartılır. Žižek tam da bu noktada siyasetin kültürelleştirilmesinden kültürün siyasallaştırılmasına geçilmesi gerektiğinin altını çizer. Bu noktadan hareketle siyasal ve kültürel olan arasındaki ilişkiyi düşünmek, zamanımızın ruhuna uygun olarak “silahlı mücadele, siyasal mücadele ya da özgürleşim seçenekleri yerine temel çarenin hoşgörü olarak gösterildiği” (Žižek 2008f, 119) bir siyasal paradigma içinde özgürlük ve totalitarizm arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmenin de kapılarını açabilir.

V. Sonuç

Carlos Fuentes’in Doğmamış Kristof romanında (Fuentes 1998, 63-65) şöyle bir bölüm vardır:

Diego ve İsabella Palomar mucittiler. (…) Yoksullar için içine gerçek peynir yerine, peynir resmi konan bir fare kapanı icat etmeye giriştiler. Kapanın içinde dimdik duran bir Rokfor peyniri parçasının muhteşem, renkli fotoğrafıyla satılacak (ya da dağıtılacak) olan icadın en önemli kısmı fotoğrafıydı. Heyecanlanan babaannen ve deden her zaman yaptıkları gibi aleti önce kendileri denediler. Geceleyin kapanı bodruma bıraktılar ve ertesi gün sonucu görmek için hevesle başına geldiler. Kapan işe yaramıştı. Peynir fotoğrafı kaybolmuştu. Yerinde bir fare fotoğrafı duruyordu. Bu sonucu başarı mı yoksa başarısızlık mı saysınlar bilmediler.

“Son yirmi otuz yıldır Avrupa’dan çıkmış olan, psikanalizin ve genel olarak kültür teorisinin en muhteşem temsilcisi” (Eagleton 2003, 209) olarak selamlanan Žižek’e, Fuentes’in romanındaki bu alıntıdan hareketle getirilebilecek klasik bir ortodoks Marksist eleştiri muhtemelen şöyle olurdu: Žižek, gerçek bir peynir (üretim ilişkileri) yerine bir peynir resmi (ideoloji ve tüketim kalıpları) kullanarak gerçek bir fare yerine (sömürü ilişkilerinin analizi) bir fare resmi (liberal-demokratik sistemin yüzeysel bir eleştirisi) yakalayan bir düşünürdür. Aslında bu kadar çok “devrim, Lenin, Stalin, liberal-demokratik kabullerin sorgulanması, küreselleşmenin dışlayıcı etkisi, gündelik yaşam pratiklerinin eleştirisi, ideoloji sonrası bir toplumda yaşandığına dair güçlü bir itiraz” vurgusu yapan ve çeşitli vesilelerle sürekli “ben bir radikal solcuyum” (Gonzalez ve Goodman 2009), “bir Leninist olarak” (Žižek 2009b, 49), “insanlar çoğu zaman beni çılgın bir postmodernist olarak görüyorlar, hayır ben geleneksel bir ahlakçıyım” (Steele 2009) gibi açıklamalar üzerinden kendini tanımalama çabası içine giren bir düşünüre bu yönde bir itiraz yöneltilmesi anlaşılabilir bir durumdur.

“Devrimci olmayan bir durumda büyük asli sorunu erteleyerek doğrudan ivedi sorunlar çözülebilir (‘Ruanda’da insanlar ölüyor, emperyalizm karşıtı mücadeleyi unut, bırak da katliamı engelleyelim’), devrimci bir durumda strateji daha fazla işlemez ve artık küçük ivedi sorunların dahi çözümü için Büyük Sorun ele alınmalıdır.” (Žižek 2010b, 219) davetinde bulunan ve somut siyasal taleplerin ya da seçim yapmanın öneminin altını çizen bir düşünürün tam olarak neyi önerdiği üzerinde düşünülmeye değerdir.

Nitekim ısrarla ve haklı olarak “günümüzün devrimin olmayacağı, küresel kapitalizmin sonsuza dek sürüp gideceği yolundaki Solcu kaygı, devrimi ahlaki bir zorunluluğa, kapitalist şimdinin ataletiyle mücadele ederken yapmamız gereken bir şey haline soktuğu ölçüde sahtedir” (Žižek 2008c, 334) diyen Žižek’in bu çalışmada da değinilen bu ve benzeri “liberaldemokratik konsensus”un ya da “kapitalizm”in dışında bir alternatif tahayyül edememek merkezli anti-kapitalizm yorumları Ernesto Laclau tarafından “içi boş” olarak değerlendirilir. Laclau’ya göre Žižek’in ne kastettiği açık değildir. Proletarya dikatörlüğü mü söz konusudur? Yoksa üretim araçlarının toplumsallaştırılması mı? Belirlenmiş bir alternatif ya da siyasal strateji var mıdır? (Laclau 2009a, 229). Her ne kadar Žižek, Laclau’nun eleştirilerinin kendi “radikal demokrasi projesi için de geçerli” olduğunu (Žižek 2009, 354) söylese de Laclau’nun haklılık payı vardır.

Benzer bir şekilde Stephen Tumino, Žižek’i “flexodox (esnek görüşlü) Marksist parodinin bir örneği” olarak görürken onun yazılarındaki temel vurgunun kapitalizmin üretim içindeki sömürüsüne değil, tüketim üzerindeki bir mücaleye olduğunu söyler. “Tüketimin psiko-Marksist potporisi”ni yapmakla suçladığı Žižek’in yazılarındaki yoğun ideoloji vurgusunun “burjuva yüksek kuram pazarı”nda “eğer her şey ideoloji ise köklü bir toplumsal değişim değil, sadece değerlerin tersine dönüşü ve biçimsel olarak tekrarı mümkündür” kanaatini beslediğini iddia eder (Tumino 2005, 282-283). Bu noktada tüketim odaklı bir kapitalizm analizinin ilk kez Žižek’in yaptığı bir şey olmadığını ve Žižek’i bu yönden eleştirmenin de metodolojik bir eleştiri olmaktan öteye geçmeyeceğini hatırlatmak gerekebilir. Ancak bu türden eleştirilerin aynı zamanda “tek ‘gerçekçi beklenti olanaksızı tercih ederek, istisnanın yerini tam olarak üstlenerek, tabusuz, ön normsuz (‘insan hakları’, ‘demokrasi’ vb.), terörü ‘yeniden anlamdırma’mızı da önleyen şeye saygıyla, acımasız güç kullanımıyla özveri ruhuyla yeni bir siyasal evrenselliği temellendirmektir.

Yumuşak kalpli bazı liberaller bu radikal tercihi Linksfaschismus (sol faşizm) diye yererlerse, kendileri bilirler!” (Žižek 2009d, 360) şeklinde bir siyasal yön tayininde bulunan bir düşünüre geldiğini, dolayısıyla eleştirinin nesnesiyle çok da bağlantısız sayılamayacağını görmek gerekir.

Sorun belki de Kay’in de ifade ettiği gibi “Žižek’in Sol olarak gördüğü şeye verdiği anlamın sürekli değişmesi”dir (Kay 2006, 183).

Bu çalışmada Žižek’in “keyfin politik olarak düzenlenmesi”yle ilintilendirdiği (Kay 2006, 194) kapitalizmin felsefi-siyasal temeli olarak liberalizme getirdiği –ki Žižek metinlerinde küreselleşme, postmodernizm, liberalizm, liberal demokrasi ya da bizatihi demokrasi farklı kavramlar olmalarına rağmen ortak bir hat üzerinden eleştirilir- eleştirel bakışın üç temel özellik gösterdiğini vurgulamaya çalıştık: (1) Žižek için liberalizm ve onun eleştirisi her şeyden once tüketim pratikleriyle iç içe geçmiş bir yaşam tarzı algısına dayanmaktadır. (2) Žižek için liberalizm kendini evrensel ve zaten her zaman “orada bir yerde” olan, sorgulanamaz bir hakikat olarak sunmaya çalışan tikel bir ideolojidir ve bu yönüyle sürekli bir eklemleme mekanizması olarak işler. (3) Liberalizmin eleştirisi aynı zamanda dar bir siyasallık anlayışının eleştirisidir. Bu üç temel nokta üzerinden Žižek’in özgürlük kavramına yaklaşımıyla ilgili iki ana karakteristiğe değindik:

(1) “Modern düşünce tarihindeki tüm çiftler (Freud ve Lacan, Marx ve Lenin) içinde belki de en problemlisi Kant ile Sade”ı (Žižek 2005a, 181) birlikte okuyan, bu iki uç nokta arasındaki bağ üzerinde düşünen Lacancı yaklaşım, Žižek’in özgürlük kavramına yaklaşımı için de geçerli sayılabilir. Onun için özgürlük nosyonu bir uç nokta olarak totalitarizm ile birlikte düşünülebilir. Liberal sinizmin sahte özgürlük anlayışı ile totalitarizmin kendini saklamaya gerek duymayan kısıtlayıcılığı arasındaki bağı düşünmek, hem Žižek’in aradığı türden yeni bir siyasallık ve siyasal evrensellik anlayışı için hem de bizatihi özgürlük nosyonun yeniden inşa edilmesi için önemlidir. (2) Žižek için özgürlük küresel kapitalist matris içinde ideolojik bir işlev görmektedir. Dışsal kısıtlamalardan azade olmak anlamında bir negatif özgürlük günümüz liberal toplumlarında asla tam anlamıyla mümkün değildir. Özgürlük “onun adına ve onun için” kullanımda tutulan söylemsel bir malzemedir. Tüketim alışkanlıkları, gündelik yaşam pratikleri ya da demokratik teamüller özgürlüğün gerçek anlamıyla somutlaştığı alanlar değil, daha çok sonsuz bir manipülasyona açık liberal sinik aklın iktidarını tesis ettiği zeminlerdir. Sonuç olarak Žižek metinlerinde karşımıza çıktığı haliyle liberalizm ve özgürlük, Žižek’in siyasete dair yürüttüğü tartışmanın kalbinde yer alır. Ancak Žižek’in liberalizm ve özgürlük nosyonlarına yaklaşımı onun genel kuramsal ve yazınsal eğilimlerinden bağımsız değildir ve -bu tebliğ kapsamında da gösterilmeye çalışıldığı gibi- metinlerindeki tüm o eğlenceli anekdotlara, akıllıca kurulmuş bağlantılara rağmen hemen her metinde karşımıza çıkan tekrarlar, “kullanılan farklı perspektiflere bağlı olarak (Lacancı, Marxist, Hegelian fikirler) oluşan bir tür perspektif kördüğümü” (Parker 2008, 1) ve “bir tür yarım kalmışlık hissi”yle maluldur.

Çankaya Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi

Kaynakça:

Agamben, Giorgio. 2001. Kutsal İnsan: Egemen İktidar ve Çıplak Hayat, çev. İ. Türkmen, İstanbul: Ayrıntı.

Eagleton, Terry. 2003. Aykırı Simalar, çev. A.Ş. Okyayuz, Ankara: Epos.

Fuentes, Carlos. 1998. Doğmamış Kristof, çev. A.Biçen, İstanbul: Ayrıntı.

Kay, Sarah. 2006. Žižek: Eleştirel Bir Giriş, çev. Z.Kuyumcu, İstanbul: Encore.

Laclau, Ernesto. 1993. “Discourse”, (ed.) R. E. Goodin-P. Petit), A Companion To Contemporary Philosophy Oxford: Blackwell.

………………. 2009a. “Yapı, Tarih ve Siyasal”, J.Butler, E.Laclau ve S. Žižek,

Olumsallık, Hegemonya, Evrensellik, çev. A. Fethi, İstanbul: Hil.

Rancière , Jacques. 2005. Uyuşmazlık: Politika ve Felsefe, çev. H.Hünler, İzmir: Ara-lık.

………………. 2007. Siyasalın Kıyısında, çev. A.U.Kılıç, İstanbul: Metis.Tumino, Stephen. 2005. “Ortodoks Marksizm Nedir ve Bugün Niçin Daha Önce Hiç Olmadığı Kadar Önemlidir?”, çev. B. Sönmezer, Praksis, 13, ss. 279-95.

Türk, H. Bahadır. 2005. “Žižek’i İdeoloji ve Söylem Tartışmaları Üzerinden Okumak ya da Altını Boka Dönüştürmek”, Birikim, sayı 199, Kasım, ss. 78-82.

…………………. 2008. “1968’i Yeniden Düşünmek”, Birgün Kitap, 2 Kasım, sayı 63.

Žižek, Slavoj. 2010a. “Demokrasiden Tanrısal Şiddete”, (haz.) Eric Hazan, Demokrasi Ne Alemde?, çev. S. Kılıç, İstanbul: Metis.

………………. 2010b. “En Baştan Başlamak”, çev. S.Karlıtekin, Cogito, s.62, ss. 183-221.

………………. 2009a. Önce Trajedi Sonra Komedi: Ya da 2008 Finansal Krizi, çev.M.Öznur, İstanbul: Encore.

………………. 2009b. “Bir Yahudi Ne İster?”, (der.) S. Žižek, Bir Yahudi Ne İster?, çev.B.Turan-Ö.Tuna, İstanbul: Encore.

………………. 2009c. “Tartışma”, S. Žižek ve A.Badiou, Felsefe ve Güncellik, çev. Ö.Aktok, İstanbul: Encore.

………………. 2009d. “Yeri Tutmak”, J.Butler, E.Laclau ve S. Žižek, Olumsallık, Hegemonya, Evrensellik, çev. A. Fethi, İstanbul: Hil.

………………. 2008a. 1968, çev. S. Gürses, İstanbul: Encore

………………. 2008b. Stalinizm, çev. S. Gürses, İstanbul: Encore

………………. 2008c. Paralaks. çev. S. Gürses, İstanbul: Encore

………………. 2008d. “Önsöz: Trotskiy’in Terörizm ve Komunizm’i ya da Fırtınalı 1920 Yılında Umutsuzluk ve Ütopya”, Trotskiy, Terörizm ve Komunizm, çev. O.Koyunlu, Ankara: Epos.

………………. 2008e. “Sunuş: Mao Zedung: Marksist Kargaşa Ağası”, Mao, Pratik ve Çelişki Üzerine, çev. A.Kırmızıgül, Ankara: Epos.

………………. 2008f. Violence. London: Profile Books.

………………. 2008g. In Defense of Lost Causes. London: Verso.

………………. 2007a. “The Parallax View”, Interrogating The Real, New York: Continuum.

………………. 2007b. “Introduction: Robespierre or The ‘Divine Violence’ of Terror”, Robespierre, Virtue and Terror, trans. by. J.Howe, London: Verso.

………………. 2005a. “Kant ile Sade: İdeal Çift”, çev. A.Kaftan, Cogito, s.41-42, ss. 181-190.

………………. 2005b. Gıdıklanan Özne: Politik Ontolojin Yok Merkezi, çev. Ş. Can, Ankara: Epos.

………………. 2004a. Yamuk Bakmak. çev. T.Birkan, İstanbul: Metis.

……………… 2004b. Ödünç Alınan Irak Çaydanlığı, çev. M.Öznur-S. Erduman. İstanbul: Encore.

………………. 2004c. Lenin Üzerine, çev. N. Aras., Encore Yayınları, İstanbul: Metis.

………………. 2003a. Biri Totalitarizm Mi Dedi?, çev. H.Nalçaoğlu, Ankara: Epos.

………………. 2003b. Kırılgan Mutlak. çev. M.Öznur, İstanbul: Encore.

……………….. 2002a. “Çokkültürcülük, ya da Çok Uluslu Kapitalizmin Küresel Mantığı”, (haz.) T. Birkan-B. Somay Kırılgan Mutlak, çev. T. Birkan. İstanbul: Metis.

……………….. 2002b. “Siyasi Bir Kategori Olarak Fantazi”, (haz.) T. Birkan-B. Somay, Kırılgan Mutlak, çev. T. Birkan. İstanbul: Metis.

……………….. 2002c. “Milletinin Keyfini Çıkar, Kendinmiş Gibi”, (haz.) T. Birkan-B. Somay, Kırılgan Mutlak, çev. T. Birkan. İstanbul: Metis.

……………….. 2002d. İdeolojinin Yüce Nesnesi. çev. T. Birkan, İstanbul: Metis.

Žižek’le Yapılan Söyleşiler:

Steele, John. 2009. “An Interview with Žižek”, http://www.khukuritheory.net/an-interview-with-Žižek/, (16.07.2010).

Gonzalez, Juan ve Goodman, Amy. 2009. “Slovenian Philosopher Slavoj

Žižek on Capitalism, Healthcare, Latin American ‘Populism’ and the ‘Farcical’ Financial Crisis”, http://www.democracynow.org/2009/10/15/slovenian_philosopher_slavoj_Žižek_on_the (28.07.2010)

Parker, Ian. 2008. “Conversation with Slavoj Žižek about Slavoj Žižek”, International Journal of Žižek Studies, vol.2 no.3., http://Žižekstudies.org/index.php/ijzs/article/view/148/248 (14.07.2010)

Rasmussen, Eric. 2007. “Özgürleşmek Acı Verir” çev. Ş. Öztürk, Cogito, s.51, ss. 73-90.

Dilwort, Dianna. 2004. “Interview with Slavoj Žižek”, The Believer, July

2004, http://www.believermag.com/issues/200407/?read=interview_Žižek (17.07.2010).

Henwood, Doug. 2002. “I am a Fighting Atheist: Interview with Slavoj Žižek”, http://bad.eserver.org/issues/2002/59/Žižek.html (14.07.2010).

Polidori, Fabio. 2000. “An Interview with Slavoj Žižek”, www2.units.it/etica/2000_1/Žižek.doc, (16.07.2010)

Birinci Uluslararası Felsefe Kongresi, 14-16 Ekim 2010, Bursa

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları felsefegazetesi.com ’a aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan köşe yazısı/habere aktif link verilerek kullanılabilir

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları felsefegazetesi.com'a aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan köşe yazısı/habere aktif link verilerek kullanılabilir.

Makalelerin içeriğiyle ilgili tüm sorumluluk yazarın kendisine aittir.

Bu gazete, basın yayın ilkelerine uymaya söz vermiştir.

YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.